Ertuğrul Özkök

5Hayatı “en”lerde yaşayan bir kaşif... Merakı ve tutkusu hiç bitmeyen bir çocuk... Yaşama heyecanını her daim koruyan, marjinali arayan ve arzularının peşinden giden Ertuğrul Özkök ile şarap misali güzelleşen yıllarına dair konuştuk.

 

2Hayatla bir derdiniz var mı? Nedir?
Benim hayatta hiç büyük dertlerim olmadı. Hayat bana karşı hep çok bonkördü. Yani bonkörlük şöyle: Çok fakir bir mahalleden çıktım ve hayatım hiç gerilemeden ilerlediği için, bana karşı bonkör davrandı hayat. Bunun ne kadarı şanstır, ne kadarı toplumun bana verdiği fırsatlardır, ne kadarı kendi başarımdır, ne kadarı duruma ayak sağlama ve “survivor” olma kabiliyetimdir, bilmiyorum ama…

Yine de derdim diyebileceğim bir şey, “anlaşılmamak” olabilir. Bazı durumlarda, kendimde de arıyorum sorunu. Bazen insanlar kötü kalpli; ne yaparsan yap seni öyle değerlendiriyor. Bazen kendimi anlatamıyorum.

Başka bir dertten bahsedecek olursak, içimdeki isyanı ve öfkeyi yeterince aktaramamak. Biraz 20’li,30’lu yaşlarımdaki marjinal halime dönmek istiyorum. Ama artık Hürriyet’te yazıyorum, belli bir yaşa geldim. Öyle bir marjinalliği ne gövdeme ne bünyeme giydiremiyorum. Halbuki ona çok ihtiyacım var. Yani marjinal bir dergide yazıp, istediğimi isyankâr bir biçimde aktarmak…

Ama tabii bir de dert deyince nasıl dert? İnsanın 60 yaşını geçince dertleri oluyor. Eskiye dair aradığın şeyler oluyor ama o dertlerle başa çıkmayı öğreniyorum artık.

Türkiye’nin şu anki gidişatı, ifade ortamı, insanların kendilerini güvende hissettikleri hayat tarzını kaybedecekleri korkusu, oluşan kutuplaşma, bu kamplaşmanın korku adacıkları yaratması... Bunlar da güne dair dertlerim…

8Üslubunuzu nasıl tanımlarsınız?
Ben mümkün olduğunca sakin ve direkt yazmaya çalışıyorum. Yani bir şey anlatırken, “Bu elimdeki çay bardağı yuvarlaktır” diye yazmak istiyorum. Tabii bu riskli bir şey. Dünyanın en riskli şeylerinden biri: İçindeki duyguyu direkt anlatmak. Çünkü anlatmanın üslubu içeriğini de belirleyen bir şeydir. Yani bir insana “Kansersin” demek başka bir şey, “Bu böyle ama şu şekilde tedavi edilebilir, bunlar yapılabilir” gibi yaklaşmak başka bir şey. Şimdi ben bir insana kalkıp gidip “Kansersin” diyemem. Mutsuz bir insanı daha mutsuz edecek bir şey söylemem. Mesela geçenlerde bir yazı yazdım “Kardeşim barışı konuşuyorsak dostça bölünmeyi de konuşalım”. Bu bir uç. Bu lafımı bir sürü insan savaş kışkırtıcılığı olarak algılıyor. Halbuki beraber yaşamanın biçimleri vardır. Evlilikte de olduğu gibi. Bunun dünyada da bir dolu örnekleri var. Bunu tartışmaktan korkmanın bir anlamı yok ki…

Ayşe Arman’ın soru tekniğinde vardır bu. Ayşe her şeyi çok direkt sorar. Bana o öğretti bazı şeyleri. Mesela Ayşe çok çocukça sorular sorar. Ben en başarılı cevapların çocukça sorulardan çıktığını düşünüyorum. Çoğu gazeteci sormayı kendi bilgisini göstermek şeklinde algılar. Halbuki soru sormak kendi bilgisizliğini sergilemektir, bildiğini değil. Bazı şeyleri sormaktan korkmamak gerekir. Ben korkmadığım için çok dayak yiyorum bundan.

Türkiye’de dayak yemeye en dayanıklı, en şerbetli insan kim diye sorarsanız, o benim.

Peki giyinmek? O konudaki tarzınız nasıl? Beğendiğiniz markalar hangileri?
Bir tane tarzım yok ki... Beni akşam bir yere giderken görseler “Türkiye’nin en lord adamı” derler. Canım ne isterse onu giyerim. Takım elbise severim. Hürriyet’in gecelerine bile takım elbise giyip gidiyorum, dalga geçiyorlar.

Enteresan markalar var. Mesela Uniqlo… Financial Times’ta bir yazı okudum ve 5. Cadde’deki 9000 metrekarelik mağazasına gittim. Ben buradan hiçbir şey almam dedim. Sadece gri ve beyazdan oluşan marka… 40 dakika sonra 750 dolar harcamışım çünkü anladım ki, çok direkt, “ihtiyaçlara yönelik” ürünler yapmışlar. Estetik kaygıdan uzak, daha çok işlevsel... Mesela ben gömleğin altına tişört giymeyi sevmem. Ama zatürre geçirmişsin, doktor diyor ki giyeceksin. Bu tür zamanlar oluyor. Öyle bir ürün yaratmışlar ki, incecik… Erkeklerde çok vardır bu: Narsist bir kişiliğiniz varsa, gömleğin içindeki o bir kat tişört kemerin deliklerinde bir tane daha yukarı götürüyor ve moraliniz bozuluyor.

9Mesela şimdi V yaka yapanlara çok düşkünüm çünkü gömleğin altına giydiğin zaman görünmüyor. Bir kadının yanında soyunma ihtimalin yoksa giy çık yani, gözükmez asla.

Markaları çok izliyorum. Zara’nın başarısının altında ne var merak ediyorum çünkü insan olarak da markanızı yönetirken, farklılaşmak için ne yapmak gerektiğini bilmeniz lazım.

Mesela Türkiye’de en merak ettiğim markalardan biri L. C. Waikiki. O iş adamını hayranlıkla izliyorum. Bu markayı aldığı zaman, “Aptalca bir iş bu” demiştim. Adını telaffuz etmek bile zor. O parayı vereceğine, yeni marka yarat”. Değil mi? Ama bakın aldı markayı oradan, 3.5 milyar ciro yapan bir marka haline getirdi. Ben bu adamın kafasını merak ediyorum…

Hürriyet’in başındayken Hürriyet’in hep böyle markalarla yan yana gelmesini isterdim: Google, Apple, Microsoft, Starbucks… Moderniteyi temsil eden markalar.

Mesela Hürriyet’in çok iyi bir marka olduğunu düşünüyorum. Kendim çalıştığım için değil bu.

H&M, Alexander McQueen gibi bir tasarımcıyı aldı, sınırlı üretim yaptırdı, Paris’te, Londra’da, dünyanın her yerinde ürünlerini “Collector’s Item” olarak sattı. Alexander McQueen markası nasıl bir markadır? 40’lı yaşlarında ölen bir adam. Ölümünün birinci yılında Metropolitan Müzesi’nde sergisini yaptılar. 550 bin kişi gitti gördü. Müzecilik tarihinde ilk defa bir sergi dört defa uzatıldı. Pazartesi günleri açtılar. Gece 12’lere kadar açık tutuldu. Ondan sonraki sergi yetişmeyecek diye kapattılar. Serginin 50 dolar değerindeki kitabı 60 bin sattı.

Şimdi böyle baktığınız zaman, dünyadaki marka gerçeğini çok daha iyi anlıyorsunuz. O yüzden marka benim için çok önemli. Her insan bir marka.

1

Konuşmadan önce düşünür müsünüz?
Hayatım boyunca çok konuşma yaptım. Konuşmadan beş dakika öncesine kadar o konuda hiçbir şey düşünmem. Kimse inanmıyor buna. Bazen küçük notlar alırım ama hep anlıktır. Çünkü kafamda ne anlatacağımı biliyorum, direkt anlatacağım için sorun yok. Önce göz teması sağlarsınız, insanlarla temas kuracak, ilgi çekecek bir giriş yaparsınız. Ondan sonra gidiyor zaten. Gerisi samimiyetinize ve vücut dilinize bağlı. Vücut dilimi de aktarmak istiyorum. Ayakta konuşmayı severim. Bir kürsünün ardında konuşunca o performansı tutturamıyorum. Vücut dili, anlattığım şeyin bir parçası. Oynuyorum çünkü.

Oyunu seviyor musunuz?
Seviyorum… Her türlü oyunu seviyorum. İş hayatımda da, yazımda da, karımla ilişkimde de… Gençliğimden beri, Huizinga’nın kitaplarını okuduğumdan beri “oyun” benim en temel iletişim kurma yöntemlerimden biri. Mesela evliliği, bir erkekle bir kadın arasındaki ilişkiyi, sadece “game”, “oyun” dediğimiz şeyin ayakta tutabileceğini düşünüyorum. Oyun ne derseniz; bu, insanın kendisinin tayin edebileceği bir şey. Herkesin sevdiği bir oyun vardır. Oynamak iyi bir şeydir. Bir düşünün.

6Hayatta, “kimseden korkmam, ondan korkarım” dediğiniz biri var mı?
Allah’tan korkarım. Ama Allah’la kendi aramdaki kimseden korkmam. Beni terör örgütleri, mafya şu bu hiç korkutmaz. Yani hayatımın her dönemini, gelin sıkıysa benimle yüzyüze hesaplaşın düşüncesiyle yaşadım. Yanımdaki insanlarla uğraşmayın. Beni korkutmak için onları korkutmayın derim. Çünkü orada sevdiklerinize zarar gelmesinden korkarsınız. Hiçbir zaman PKK’dan korkmadım, mafyadan korkmadım, DHKP-C’den korkmadım, iki üç kere suikastten kurtuldum. Onlardan korkmam. Hayatta en korktuğum şey, sevdiğim kadını kaybetmek... Bunu her yerde açıkça söylüyorum. Bütün hayatım onu kaybetmemek için çabalamakla geçti. Karımla 42 yıldır beraberim. Hâlâ korkuyorum beni bırakır diye…

Nereden geliyor bu korku? Spesifik bir nedeni var mı?
Hayır, karakterim böyle benim. Yani illa geçmişte bir kadının sizi aldatmış olması gerekmiyor, ki bu da olmuş olabilir. Bunlar insan hayatında normal şeyler. Ama aldatmak çirkin bir kelime. Mesela benim sözlüğümde “aldatmak” fiili yoktur. Başkasıyla sevişmek vardır. Ben “aldatmak” fiiline inanmam ve bence bu, “aldatmak”, erkeklerin icat ettiği bir kelime.

Çünkü insan neden korkar en çok? Sevdiklerini kaybetmekten, sağlığım bozulucak, akşam güzel bir kadeh şarap içemeyeceğim ya da seyahat edemeyeceğim… Korku insana verilmiş en güçlü savunma mekanizmasıdır. Yani şimdi bir düşünsene, çırılçıplak bir kadın önünde uzanmış, hayranlıkla bakıyorsun. Korkmaz mısın, “Yarın bu kadını görmezsem ben ne yaparım?” diye.

Yapmayı çok istediğiniz ve fakat hâlâ gerçekleştiremediğiniz bir şey var mı?
Hayatta yapmak istediğim epey şey var. Mesela Mehmet Ergüven’in, dünyada estetik üzerine yazılmış en önemli kitaplardan biri olduğunu düşündüğüm “Pusudaki Ten” kitabı… Hayatta en sevdiğim kitaplardandır. Beni hayatımda etkileyen dört beş tane kitaptan biridir. Bana şu cümleyi öğretti: Aldığımız zevklerden bıkarız, verdiğimiz zevklerden asla bıkmayız. Hayatta ilk defa, zevk vermenin gücünü kavradım. Sanat, cinsellik, inanç arasındaki tutkuyu en iyi yazan insandır. Hayret ediyorum Türkiye’deki güzel sanatlar fakülteleri, işletme fakülteleri neden böyle bir insanı çağırıp anlattırmaz… Onunla beraber Borghese Müzesi’ne gidip, Rönesans üzerine bir kitap yazmak istiyorum. Şibam’a gitmeyi çok istiyordum. Onu geçenlerde yaptım.

Bir de insanları isyan etmeye teşvik edecek, provokotör kitaplar yazmak istiyorum. İlki çıktı. “Kırk Yedi” isimli bir kitap yazdım. Kırk yaş üzerindeki kadınları isyan etmeye teşvik eden, 40 yaşın bir kadın için ne kadar güzel bir yaş olduğunu anlatan bir kitap… 30’lu yaşlarındaki kadınlara 40 yaşa hazırlanmanın ne kadar özel bir şey olduğunu, 40 yaşındaki kadınlara ise anı yaşamanın önemini anlattım.

Aklıma sürekli yeni projeler geliyor. Genel yayın yönetmenliğini bıraktıktan sonra üç kitap çıkardım, bir tane de CD çıkardım. Bir sürü yazı yazdım, dergilere konuşuyorum, geziyorum, seyahat ediyorum. Çok çalışıyorum…

Nasıl alışveriş edersiniz; içeri girip, istediğini pat diye bulup çıkanlardan mısınız?
Ayakkabı hariç her şeye iki dakikada karar veririm. Ayakkabıya asla karar veremiyorum. Kızım ve karıma göre dünyanın en kötü ayakkabı seçen insanıyım. Ben giyimde tek tek bütün objelerin önemli olduğunu düşünüyorum. Bence ayakkabı çok önemli. Hele kadın ayakkabısı… Türkiye’de Jimmy Choo, Manolo Blahnik ve Laboutin üzerine ilk yazıyı ben yazdım. Ama mesela takım elbise alırken, daha vitrinin yanından geçerken, gözüm takılır -göz alanım nereye kadar görüyorsa… Yani gömleği, pantolonu hemen, çok kolay alırım. Tişört almaktan hiç bıkmam.

3

Uğurlu kıyafetiniz var mı?
Yok ama uğurlarım vardır. Evde uyandığım zaman aşağı ilk inişimi asansörle yapmam, yürüyerek yaparım. Evden sağ adımla çıkarım. Ters ayakkabı gördüğüm zaman çeviririm. Telefon ters duruyorsa çeviririm.

Yemek yapmaya başlamanın olgunlukla, büyümekle ilgisi var mı sizce?
Yemek yapmak hayatta en çok yapmak istediğim şeylerden biri ama iki şeyde çok beceriksizim: Biri yemek yapmak, diğeri bir müzik enstrümanı çalmak. Piyano, gitar ya da çello… O kadar beceriksizim ki. Hayatta en sevdiğim obje Fender Stratocaster marka gitar... Hatta geçenlerde Tony Blair’in filmini izledim. Filmin bir sahnesinde duvarda Stratocaster duruyor. Aldım, benim de var bir tane. Hem de Amerikan yapımı, Meksika falan değil… Alıp okşuyorum bazen, heykel gibi. Ama çalamıyorum. Hocalar getirttim, olmadı. Bir de aceleciyim, hemen yapmak istiyorum. Ben hemen Jimi Hendrix gibi çalmak istiyorum.

Yemek yapabilmeyi de çok isterdim. Genç şefleri görüyorum. Geçenlerde genç bir tanesiyle tanıştım. Olağanüstüydü. Makarnaları, şarap seçimi… Tutku bu işte. Benim Borghese Müzesi’ne olan tutkum gibi bir şey ondaki de. Ama ben yemek yapamıyorum. Salata sosu hazırlayabiliyorum ama… Yaratıcıyım o konuda. Salatalar da aldı başını gitti gerçi, artık yaratıcılığın son sınırındalar. Mesela bana bir salata yedirtti. İçinde Alba bölgesinden toplanmış otlar kullanılmış, tam 52 ayrı malzemeden yapılmış… Çok güzeldi. Yemek yemeyi çok seviyorum.

Hiç savunduğunuz bir şey uğruna büyük bir bedel ödediğiniz oldu mu?
Bedel ödemek nedir? Bedel ödemenin büyüklüğü nedir? Savunduğum bir fikir yüzünden hapse girmedim. Hayatımı kaybetmedim. Şimdi bedellerin en büyükleri bunlardır, değil mi?

Ben fikir savunma kavramını sevmem. Misyon duygusundan nefret ederim. Öyle şeylerim yok hayatta. Kendime ait duygularım, altına inmeyeceğim prensiplerim var.

Ama tabii herkes bir şeyler için bazı bedeller ödemiştir. Hayat yaptığımız seçimler için ödediğimiz maliyetlerden oluşuyor.

Her röportajınızda sizin ne kadar komplekssiz olduğunuzdan bahsediliyor. Gerçekten hiç ama hiç kompleksiniz yok mu?
Komplekssiz insan yoktur. Komplekslerini iyi saklayan insan vardır. Ben de son zamanlarda kendimi kompleksli hissetmeye başladım. Eskiden ben de olmadığımı düşünüyordum. Komplekssizliği güzel oynayan insanlar var. Ben iyi oynamışım…

Bundan beş yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?
Öncelikle, kendimi hayatta görmek istiyorum…

11Bülent Ecevit bana bir keresinde çok ilginç bir şey demişti. O zamanlar dergi çıkarıyoruz, 12 Eylül Darbesi döneminde. Ama ben çok aceleceyim, anlatamıyorum Rahşan Hanım’la Bülent Ecevit’e… Rahşan Hanım ise çok sakin. O zaman bana çok ilginç bir şey dedi “İnsanların yaşlandıkça daha sabırsız olmaları gerekirken, tam tersine, daha sabırlı oluyorlar”. Behçet Necatigil’in çok güzel bir dizesi vardır: “Bekler bazı şiirler bazı yaşları…” Yani bir insanın bazı şeyleri söyleyebilmesi için belli yaşlara gelmesi lazım. Ben bu duyguyu son zamanlarda çok yaşamaya başladım çünkü belli bir zamandan sonra o kadar rahat bir hale geliyorsun ki, özellikle arkanda bir başarı hikâyesi bırakmışsan... Ben bir başarı hikâyesi bıraktığımı sanıyorum. 20 yıl Hürriyet gibi bir kurumun genel yayın yönetmenliğini yaptım. Bunu üçkağıtçılıkla mı yaptım, eyyamcılıkla mı yaptım? Arkamda yazılarım var, konuşulan bir imajım var. Bundan sonra insanlara umut vermek istiyorum. 40 yaş kitabını bunun için yazdım. İnanarak yapıyorum bunu çünkü. İnsanlara anlatmak istediğim şeyler var. Mesela şunu anlatmak istiyorum: Dünyadaki en etkili şey, samimi olmaktır. Yaptığı şeyi samimi yapmak. Samimiyetini karşı tarafa aktarabilmek. Aşıksan, seviyorsan, yılmamak, Cemal Süreya’nın o dizesini unutmamak: “Onursuzunum ben senin, daha nen olayım” Çok sevdiğin bir şeyse onur meselesi yapmamak…

Yani ben bundan sonra “ben” olmak istiyorum. Bundan sonra yapmak istediğim şey bu. Bir de güzel dediğim şeyleri yaşamak istiyorum. Mesela Borghese Müzesi’ne bir ay boyunca her gün gitmek… Ve başkalarının şımarıklık olarak gördüğü her şeyi, benim hayatımın en temel arzuları olarak yerine getirmek. “Son arzu” sadece ölüme bir dakika kala gelen bir şey değildir. İnsana 20 yaşında da gelebilir. Çünkü hayat nereye gidecek kimse bilmiyor.

Yapmak istediğim çok şey var. Güzel aşk yaşamaya devam etmek istiyorum. Karımla yaşıyorum çünkü erkek ölümünün ne demek olduğunu artık biliyorum: Bir erkeğin ölümü kadın düşünmeyi bıraktıktan sonra gerçekleşir. Yani erkeklik duygusunu kaybettiği zaman ölüm başlamış demektir. O agoni, acı çekmek ne kadar sürer bilmiyorum ama… Ben öyle düşünüyorum.

Babam son zamanlarında içemiyordu artık. Her gün bir buçuk şişe rakı içen adam. O hüznünü gözlerinde görüyordum. “Sen iç, ben seyredeyim” derdi…

Hayat devam ettikçe yapacak çok şey var. “Keşfedecek ne kaldı” diye düşünürken karşımıza internet çıktı.

4Türk basını hakkında ne düşünüyorsunuz? Neler yapmalı, nelerini geliştirmeli, neleri eksik?
Türk basını hakkında hiçbir şey düşünmüyorum. Çıktığım kapılardan ayrılırken şapkamı bırakıp çıktım. Üniversiteden ayrılırken de profesörlük unvanımı bırakıp çıkmıştım, gazeteden çıkarken de aynısını yaptım. Ortega Gasset’in lafı geliyor aklıma: “Bana kamu meydanında, bir aristokrat olarak ‘şımarıklık’ diyebildiğim duygularımı yazma imkânı verdiği için, minnet duygusuyla doluyum”. Allah’tan Hürriyet’e sonsuz başarılar diliyorum. Hep böyle başarılı, büyük gazete olarak ilerlesin. Ben de burada ölünceye kadar güzel hayatımı yaşayayım… Basınla ilgili tek düşüncem bundan ibarettir. Gerisi umrumda değil.

En büyük zevkiniz ne?
Öyle bir çağ yaşıyoruz ki maddi imkân dediğimiz şey bence bundan 30 yıl önceki önem sırasından daha aşağıda. Çünkü ben üniversite 3. sınıftayken halamın oğlu bana bir jean bırakmıştı. Giymekten dizleri gitmişti ve o zamanlar yırtık kot moda falan da değildi. O jean benim için hayatın ulaşabilecek en büyük zevkiydi. Hayatımda yama yapmayı ilk defa o jean’le öğrendim. Ona uygun kumaş aradım. Amerikan pazarında satılıyordu ve alacak param yoktu. Beş yıl giydim onu, giyilemeyecek hale gelince de şort yaptım. Şimdi artık bir pazara gittiğin zaman her markanın sahtesiyle karşılaşıyorsun. Televizyon aracılığıyla davranışlar öğrenmeye başladık. Bugün beş on liraya da iyi şarap içebilirsin. Bir restoranda ucuza da güzel bir yemek yiyebilirsin. Etrafını çok ucuz şeylerle güzelleştirme imkânın var. Gazetecilik hayatım boyunca yaptığım ve en çok eleştirilen şeylerden biri promosyonlardı. Bu ülkeye bir buçuk, iki milyon CD çalar getirdik. Tabaklar dağıttık, plastik masa örtülerinden kurtardık insanları, çarşaflar getirttik…  Dolayısıyla artık bugün ihtiyacımız olan tek şey iyi yaşamak.

720 yıllık genel yayın yönetmenliği hayatınızda hiç, her şeyi bırakıp gitmek istediğiniz oldu mu?
Gitmeyi hiç düşünmedim. Gazetecilik mesleği, bir günahkarlık mesleğidir. O mesleği günah işlemeden başarılı bir şekilde yapamazsınız. Günah işlemekten korkarsanız, başarılı olamazsınız. “Günahkarlık nedir” derseniz, kendini hiç savunma imkânı olmayan insanlara, bilmeden yaptığınız kötülüklerdir. Günahtan kastettiğim bu, bilerek işlediğiniz günahlar değil, bilmeden işlediğiniz günahlar… Ben hayatımda bilerek, isteyerek kimseye kötülük yapmadım. Kötülük yaptın mı derseniz çok yaptım. Ama bilerek yapmadım. Ve yaptığım kötülükleri tamir etmeye çalıştım.

En sevdiğiniz mutfak hangisi?
İtalyan mutfağını, füzyonu seviyorum. Türk mutfağı, iyi rafine bir Japon mutfağı… Ama mesela Hint mutfağını sevmiyorum. İçkinin tadını bozuyor, çok baharatlı.

Kız kardeşlerinizden öğrendiğiniz en önemli şey nedir?
Kız kardeşlerimden kavga etmemeyi öğrendim. Babamdan öğrendiğim çok önemli bir şey var. Benim dört kızkardeşim var. En büyük kardeş benim ve Bulgaristan göçmenlerinde erkek çocuk çok değerlidir. O yüzden babaannem erkek çocuklarına çok düşkündü. Portakalları saklar kızlara değil, erkeklere verirdi. Babamsa tam tersiydi. Bir gün babamdan bir ceket istedim. Bana dedi ki, “Kız kardeşlerine yapamayacağım hiçbir şeyi sana yapmam. Onlara da sorucam, ne istiyorlarsa, onları yapabileceksem ceketi sana alacağım”. Sonra aradan yıllar geçti, biz evlendik Tansu’yla. Ailesi “Yarısını biz verelim, yarısını sizinkiler versin, size bir daire alalım” dedi.

Beş daireli bir binamız vardı. Babam benim hakkımı sattı ve onunla bize Ankara’da bir ev aldı. O ev yıllar sonra Tansu’yla hayatımızı kurtardı. Ama sonra babam bana dedi ki -daha doğrusu babam benimle hiç direkt konuşmazdı, anneme iletirdi, o da benim gibi utangaçtı sanırım-: “Baban ona bir söz vermeni istiyor. Bak şimdi biz beş daireyi sattık, sen hakkını kullandın. Diğer dördü, kardeşlerinin hakkı. Bize bir şey olur da, bir miras durumu olursa sen geriye kalanlardan miras talebinde bulunmayacaksın”. Benim babam ilkokul ikiden terk. Annem ilkokula da gitmedi ve bana kızkardeşlerimle ilgili öğrettikleri en büyük ders budur.

 

Kırmızı / İhtiras

Ömür / İçi güzel doldurulması gereken bir süre

Bağımlılık / Dünyanın en güzel şeyi

Yaş / Bela bir şey

Yeşil Işık / Ben kırmızı ışığı tercih ederim

Erik / Hiçbir şey

Akideşekeri / Geçmişe dair en masum yiyecek

Dün / Dündür

Neden / Arkasında “Neden olmasın” varsa, oldurduğum…

Adam / Hiçbir şey ifade etmiyor

İnternet / Demode bir kelime

Harlem Shake / Anlamadım

Kültablası / Kullanmadım

Gerçek / En çok kaçtığım şey

Çok / Az

Yalnız / Güzel bir kelime

Post-it / İyi icat

Kanepe / Kendi kendinin terapisti olduğu yer

Su / Yeterince içemediğim

Kelime / Hayatımın merkezindeki en önemli şeylerden biri

Fotoğraf / Yerini hiçbir şey tutamaz

Çıkmaz sokak / Zaman zaman düştüğün yer

Depresyon / Sürekli halim

Leopar / Benim hayvanlar alemimde yer alan bir hayvan değil

Kumsal / Çıplak ayak

Zarf / Çok güzel bir şey

Kar / Çirkinliklerin üzerini örten