Nasuh Mahruki

Bedenin ve ruhun limitleri birbiriyle konuşur mu ve dinler mi?
Beden ve ruhu birbirinden ayrı tanımlamak çok doğru bir yaklaşım değil. Bugün dünyada yaşanan bu ikiliğin, ayrışmanın, çatışmanın temelinde de bu yaklaşım var: Beden ve ruhun birbirinden ayrı iki varlık olduğu düşüncesi. Bu da dinlerden beslenen bir felsefe aslında. Bu ikisinin bir ve aynı şey olduğunu, birlikte büyüyüp geliştiğini ve ikisinin de birbiriyle doğuştan ilişkili olduğunu ve var olduğunu anlayabilirsek, bu konuyu daha iyi kavrayabiliriz. Bizi doğadaki diğer canlılardan ayıran şey bilincimiz ama önemli olan bu bilincin bedeni hedeflerimizi, hayallerimizi, arzularımızı, sınırlarımızı geliştirecek bir kapasiteye ulaşmasını sağlamak. Biz bu bilinci ruh diye tanımlamışız. O yüzden ruh diye tanımlanan bu bilincin ve bedenin çok iyi anlaşması, birbirini tanıması ve aynı hedefe yönelmiş olması çok önemli. Bedene iyi bakmak ve büyük hayalleri gerçekleştirebilecek güçte olmasını sağlamak hayati önem taşıyor. Yani birinci kural bedenin bir makine olduğunu bilecek ve ona iyi bakacaksın.

Bir anda karar verip, çantayı toplayıp dünyayı gezmeye başlamak, ne kadar kolay. Sonuçta iki gerçek hayat var, biri dışarıda, diğeri içeride. İçeride olanın sorumlulukları var. Dışarı da olan belirsiz ve sürprizlerle dolu? Ne olacak, nasıl olcak?
Ortada bir tane ben var. Burada sorumluluklarını gerçekleştiren de ben, dışarıda hayallerinin peşinde koşturan da yine ben. Burada yaşamı deneyimlemeye calışan bir varlık var. Bu gezegende birlikte var ettiğimiz, birlikte çoğalttığımız, birlikte çok ileri seviyelere geliştirdiğimiz bir yaşam var. Ortaklaşa yarattığımız ve sonsuz olasılık ve seçeneklerle dolu bir gezegen var. Bu bağlamda hayatı deneyimlerken, sosyal bir varlık olduğumuzu da unutmamalıyız. Bu karşılıklı olarak hepimize bazı sorumluluklar yüklüyor. Bir aileden geldik, bir kültürün, toplumun parçasıyız, o kültürden aldığımız kadar vermek de zorundayız.

Çocuğunuza vereceğiniz en istikrarlı öğüt ne olurdu?
Kendi olması. Önemli olan içinden gelen isteklerini tutkuların, hayallerin, hedeflerin onu yönlendirdiği yere gitmek olduğunu anlatırdım. Kendini korumak, saygı duymak ama aynı ölçüde başkalarına da saygı duymak gerektiğini söylerdim. Biz elbette ki birey olarak çok değerliyiz, her şeyden değerliyiz ama diğer bireyler de çok değerli. Bu kavramın farkında olmak çok önemli. Bunun dışında dünyayı gezmesini, seyahat etmesini, edindiği tecrübelerle farkındalığını yükseltmesini ve mutlu olmasını söylerdim.

1Önce başka yerleri görmeye mi, kendinizi görmeye mi başladınız?
Heralde çok içice bu. Yani bu ikisini birbirinden ayırmak doğru olmaz.

Cesaretin de dur denmesi gereken bir yeri var mı, sizin “o kadar değil” dediğiniz, yapmaktan geri adım attığınız bir şey oldu mu? Nerede durulmalı, öyle bir yer var mı?
Durulması gereken yer var evet. Aslında bu sorunun iki cevabı var. Birincisi, mesela bir dağa tırmanıyorsunuz. Ortadaki dağın nesnel koşulları kabul edilebilir risklerin ötesine geçtiyse durmak gerekir. İkincisi, bazı durumlarda toplumun, ülken için bir amaç uğruna fedakarlık yapman gerekebilir. Burada duramazsın. Orada çünkü bir hedef vardır. Sadece sen kayba uğramıyorsundur, senin toplumun da uğruyordur. Bilirsin ki senin ailen ve sevdiklerin bu fedakarlığın sayesinde hayatta kalacak. Bireysel bir fedakarlıktır ama toplumun devamını sağlar.

Bugüne kadar gittiğiniz yerlerde size en etkileyen yer, kültür hangisi oldu?
Çok. Ben seksen küsur tane ülke gezdim. 7 kıtayı da gördüm. Hindistan’ı çok severim. Rengârenk bir kültür. Gez gez bitmez, envai çeşit insan vardır. Coğrafya olarak Himaleyalar’ı çok severim. Doğa olarak Alaska’yı çok sevdim. Zengin ve bereketli bir doğası var. Avustralya’da doğadan kopmamış bir batı medeniyeti var, çok etkilenmiştim. Avrupa medeniyetini çok severim. İnsan bilincinin en ileri seviyesi Avrupa’dır… Butan Krallığı’nda evlendik eşimle. Çok özgün bir yer, dünyada hiçbir yere benzemiyor.

Varlığınızı neye adadınız? Takdir edersiniz ki, çok konu başlağınız var?
Bu bilinçle bakabildiğim için, yani bütünün menfaati bilinciyle ve benim için, birinci yani en somut olarak gördüğüm kimlik vatan olduğu için, cevabım vatan. Ama onun da ötesinde bu gezegen.

Seyahatlerinizde tanışıp hala görüştüğünüz insanlar var mı?
Var. Ama şöyle; ilkokul arkadaşlarım gibi. 30 yıl görüşmeyelim, buluşunca sanki hiç ayrılmamış gibi oluruz, aynı samimiyet devam eder ya, öyle. Mesela Kuzey Alaska’da birlikte arktik koşullarda hayatta kalma eğitimi aldığımız bir arkadaşım vardı. Onunla zaman zaman görüşüyoruz, Türkiye’ye geliyor bende kalıyor. Birlikte tırmanışa gidiyoruz. Bazen sözleşiyoruz yurtdışında bir yerde buluşuyoruz…

Hayatta en plansız yapmış olduğunuz şey ne?
Plansız çok şey yaptım ama her zaman yapamam. İşim, yetişmem gereken bir şeyim olmadığı zaman evde plansız oturmayı çok severim mesela.

Bir klişe olaraktan beş sene sonra kendinizi nerede, ne yaparken görüyorsunuz?
Türkiye’nin bugünkü haliyle seneye dahi ne olacağını göremiyorum, o yüzden umarım beş sene sonra hepimiz hayırlı bir yerde oluruz.

AKUT sizce Türkiye’de zihniyet anlamında neleri değiştirdi?
Bir kere bütün özel arama kurtarmaya, acil durum yönetimine, güvenli yaşam kültürüne, afet yönetimine önceden hazırlıklı olmanın gerekliliğiyle ilgili konularda çok şey değiştirdi. Özellikle 99 depreminden sonra. Türkiye ondan sonra çok yol katetti. İnsanlar bir avuç gönüllünün bu denli işe yaradığını görünce bu, arama, kurtarma, afet yönetimi konularında büyük bir algı değişimine yol açtı. Hem de gönüllülüğün ve sivil toplum kuruluşlarının ne kadar etkin olabileceğini anladı. Yani iki farklı kanalda iki tane çok büyük değişimi tetikledi. İşte Türkiye şu anda bu ikisinin omuzlarında yükselmeye devam ediyor.

Beslediğiniz en tuhaf hayvan hangisiydi?
En enteresanı, insanları irite edeni yılandı sanırım. Rambo isimli beyaz bir farem vardı, cebimde dolaştırırdım bir de.

Kendinizi özdeşleştirdiğiniz bir hayvan var mı?
Valla bana Kar Leopar’ı diyorlar.

Gezgin olduğunuz kadar da gurme misiniz?
Pek yemek seçmem. Gezgin olunca yemek seçme şansın pek olmuyor, ne çıkarsa onu yemek zorundasın. Böcekten lavraya, çekirgeye her şeyi denedim. Sonuçta hayat bir deneyim, her şeyi denemek lazım. Gençliğimiz, yani ben yalnız yaşarken mikro dalgaya pizzayı atar, ısıtıp yerdim. Evlendikten sonra, Mine çok güzel yemek yapıyor- ev yemeği yemenin de tadına vardım. Çok güzel bir şeymiş.

Yaşadağı ülkeyi hiç terketmemiş birine, ilk nereyi görmesini önerirsiniz?
Önce yaşadığı ülke içinde seyahat etmesini öneririm. Mahallesinden, kasabasından köyünden, şehrinden bir çıkıp yan şehire gitmesini söylerim. En yakınla başla. Mesela Etiler’de mi oturuyorsun, Baltalimanı’na git ilk önce. Yakından, uzağa. Evliya Çelebi de öyle yapmış. İstanbul’un mahallelerinden başlamış, sonra dünyanın en büyük seyyahı olmuş.

Akut’la ilgili olarak nasıl sorunlar yaşadınız?
Yeterince zamanın var mı? Çok sorun yaşadık, hâlâ da yaşıyoruz. Çünkü AKUT’un ifade ettiği anlamdan, o çağdaşlık, ilerilicik, Atatürkçülük’ten, sorumluluktan rahatsız olan ve toplumun bize duyduğu güvenden, saygıdan, sevgiden rahatsız olan kitleler var. Çünkü onların “Cahil bırakalım bu milleti, cahili yönetmek daha kolay” zihniyeti ve bizim ki çatışıyor. Direk kafadan vuruşuyoruz. O yüzden bizi pasifize etmek, gücümüzü, bize duyulan sevgi ve saygıyı kırmak için hakkımızda sürü sepet iftira kampanyaları çıkartıldı. Karalama kampanyalarının haddi hesabı yoktur. Ne ermeniliğim kaldı, ne yahudiliğim, ne diktatörlüğüm, ne zengin çocuğu olduğum, ne aslında Everest’e tırmanmadığım, ne ziynet topladığımız, ne AKUT’un şov yaptığı bir sürü iftiralar attılar. Etkili gazetecileri, köşe yazarlarını, en tepe adamları üzerimize saldılar. Bazı medya kuruluşlarını yıllarca bize kapattılar. Bunların hepsini Vatan Lafla Değil Eylemle Sevilir kitabımda yazdım. Yaklaşık yetmiş sayfa kadar. Şöyle bir tatile gideyim, bir otelde kalayım gibi bir şey hiç olmadı.

Gezgin kimliğinize istinaden bir yolculuk şekli seçmeniz gerekse, hangisi olur?
Karada motorsiklet, denizde yelkenli.

Masallara inanır mısınız?
Masallara inanmam tabii ki! Adı üstünde masallara neden inanayım. Gerçeklere inanırım.

 

Müzik… Ruhun gıdası

Deniz… Yaşamın başlangıcı

Şarap açacağı… Güzel bişi

Kalem… Üretmek

Kıyafet… İşlevsellik ve estetik

Aşk… En güzel şey

Şelale… Su

Tutku… Peşinden gidilmesi gerek

Cep… İşe yarar

Savaş… Dünyanın en korkunç şeyi

Çocuk… Dünyanın en güzel şeyi

İlaç… Çok faydalı

Yokuş… İyi tırmanırım

Uzay… Daha yakından tanımak istiyorum

Korku… Kontrol edilebilir

Göz… Evrimin bize hediyesi

Güven… Olmazsa olmaz

Medeni… Güncel bilginin en üst hali

Çanta… “Çantasız çıkmam abi”

Soğuk… Yeterli kıyafetim varsa sorun yok

Televizyon… İçinde fırsat ve tehdit barındıran olağanüstü bir alet

Zevk… Ciddiye alınması gereken bir şey

Eğlenmek… Vakit ayırmak lazım

Yol… En sevdiğim şey

Lezzet… Peşinden gitmek lazım

Ego… Mutlaka olması gerek ve fakat terbiye edilmeli

Sınav… Hayat sınavlarla dolu

Seçim… Yaşam seçimdir

Ayna… Genişletir, ferahlatır, büyütür

Ev… Huzur

AKUT… Hayatta yaptığım en iyi şey

 

2“Limitlerinle nasıl konuşacağını bilirsen, seni eninde sonunda dinlemeyi öğrenecektir.” Nasuh Mahruki; dünyanın dar geldiği bir insan ama o evrenin küçük ve naçizane bir parçası olduğunu düşünüyor.

Dünyanın gözlerinin içine bakıyor, bir okyanustan girip bir yanardağın içinden çıkıyor, gökyüzünden aşağı atlıyor, nehirlerin peşinden gidiyor. Öğrenmek için yaşıyor, yaşamak için anlamaya çalışıyor. Öğrendiklerini konuşuyor, başkalarına öğretiyor.

Birinden bir başkasına yolculuk edemeyen deneyimlerin, kime yararı olabilir ki sonuçta!