Chicago Elinizin Altında

Modern zamanların kat kat yükselttiği, sert rüzgârların şehri Chicago... Dört ayrı eyalete tepeden bakan gökdelenleri size burasının iş ve ciddiyet peşinde koşan sıkıcı bir metropol olduğunu düşündürmesin. New York’tan sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyük ikinci finans ve iş merkezi olmasına rağmen Chicago, metropol olmanın getirdiği tüm angaryadan uzakta, Michigan Gölü’ne sırtını dayayarak kocaman bir dinginliğe bırakıyor kendini.

Her biri şaheser niteliğindeki kocaman binalarının arasına alabildiğine uzanan parklar, bahçeler serpiştiren, hızlı yaşantısının arasında kendine soluk aldıracak alanlar yaratan, bu akışa caz ve blues ritimlerini fon müziği yapan Chicago’nun, son yüzyılın en ihtişamlı eserlerine ve heykellerine ev sahipliği yapan açık hava müzesi hissiyatındaki geniş caddelerini gezerken buranın sadece finans değil, eşsiz bir kültür merkezi olduğunu da anlayacaksınız. Burada değil her semtin, her sokağın kendine has bir kimliği var...

Chicago

En İyiler

The Peninsula:

2001’de kapılarını açan The Peninsula, o zamandan bu yana pek çok ödüle layık görülmüş, lüks ve kalite anlayışıyla şehrin en iyilerinden biri haline gelmiş bir otel. Şehrin iş ve alışveriş merkezlerine olan yakın konumu sayesinde daha da tercih edilir hale gelen The Peninsula’nın geniş ve ferah dekorasyonlu odaları önceliği konfora veriyor. Odaların şehrin merkezinde olmasına rağmen dış dünyanın koşuşturmasından yalıtılmış olması ise cabası… Spa ve fitness salonlarının yanında restoran ve kafeleriyle de The Peninsula, konuklarının tüm ihtiyaçlarını önceden düşünüyor.

Waldorf Astoria:

Modern tasarımında lüksle şıklığı birleştiren Waldorf Astoria, sade dekorasyonunda sofistike bir atmosfer yaratıyor. Kapalı yüzme havuzu, spa ve fitness salonları, her öğün hizmet veren restoranı ve barıyla Waldorf Astoria, son yıllarda Chicago’nun öne çıkan otelleri arasında sıralanmakta. 2012 yılında Travel & Leisure dergisinin “En İyi Şehir Otelleri” sıralamasında birinci sırada yer alan Waldorf Astoria’nın şehrin en prestijli bölgelerinden Gold Coast’ta yer aldığını da belirtelim.

Trump Hotel Chicago:

Chicago’nun merkezinde, gökdelenlerin göz alıcı manzarasını seyre dalan Trump Hotel Chicago, size kendinizi evinizde gibi hissettirmeye kararlı. Misafirlerinin tüm ihtiyaçlarını dikkate alarak tasarlanmış odalarında baş köşeyi rahatlığa ayıran otel, dekorasyonunda minimalist bir anlayış benimsemiş. Toplamda 339 odası bulunan otelde spa salonları, kapalı yüzme havuzu ve konferans odaları da mevcut. Trump Hotel bünyesindeki restoranların her biri ise ayrı gösterişli. Buradaki konaklamanız süresince şıklığıyla göz kamaştıran ve eşsiz gurme deneyimleri sunan bu restoranlardan en az birini mutlaka denemeniz gerek!

Four Seasons Chicago:

Four Seasons zincirinin Chicago halkası olan bu otelin Michigan Gölü ile şehir manzarasına bakan iki ayrı cephesi bulunuyor. Buradaki her bir odanın ve süitin ev konforunu aratmayacak şekilde tasarlandığını söylesek yeridir. Sade dekorasyonunda zahmetsizce şıklık sunuyor olması ise buranın duruşunu daha da karizmatik kılıyor. Konumunun pek çok önemli merkeze yakın olması bir yana, sunduğu hizmetler aracılığıyla da konuklarına büyük kolaylıklar sağlıyor Four Seasons Chicago. Buranın Andy Warhol ve Henri Matisse gibi büyük sanatçıların eserlerine yer veren sanat koleksiyonu da görmeye değer.

Thompson Chicago:

Modern ve iç açıcı dekoruyla daha kapısından içeri adımınızı attığınız anda sizi tavlayan Thompson, geçirdiği uzunca bir yenilenme sürecinin ardından geçtiğimiz Ekim ayından itibaren yeniden konuklarını ağırlamaya başladı. Chicago’nun en gösterişli bölgelerinden Gold Coast’ta yer alan Thompson’ın kendisi de içinde bulunduğu semte yakışacak bir şıklığa sahip. Duvarlarını birbirinden güzel tabloların süslediği odalarında uyumlu renkler üzerinden sıcakkanlı bir görüntü yaratan Thompson size kendinizi iyi hissettirme niyetinde. Yeni teknolojilerle donatılmış otelde her detay ihtiyaçlarınıza göre önceden hazır edilmiş. 

The Langham Chicago:

Kapılarını 2013 Ekim’inde açan, şehrin çiçeği burnunda otellerinden Langham, Avrupa’nın ağırbaşlı konuk severliğini Chicago’ya taşıyor. Grant Park başta olmak üzere şehrin görülmesi gereken ünlü yerleriyle önemli merkezlerinin hemen yanı başında uzanan Langham’ın ilk oteli 1865 yılında Londra’da kurulmuştu. 268 odası ve 48 devasa süiti bulunan otelin tamamına Avrupai bir şıklık hâkim. Her 5 yıldızlı otelde olduğu gibi Langham’da da spa ve fitness hizmetleri kusursuz. Buradaki restoranların sunduğu eşsiz gurme deneyimleri ise tüm övgüleri topluyor. Özellikle Akdeniz mutfağından lezzetler sunan Travelle mutlaka denenmeli!

Bunlara Da Bakmaya Değer

Public Chicago:

5 yıldızlı otellerin klasik misafirperverliğinin yanında, modern ve özgün dekorasyonuyla apayrı bir yerde duruyor Public Chicago. Minimalist bir dekorasyon anlayışını odalarına taşıyan Public Chicago, konukları için sıcakkanlı bir atmosfer yaratmış. Odaların tamamına ise sade ve dinginlik yayan renkler hâkim. Her türlü teknolojiye yer veren otelin şehir merkezinde yerleşik olması da şehirde kısıtlı vakti olanlar için ek bir artı. Bu arada otelle ilgili hayvan severler için de küçük bir notumuz var: Public Chicago, bazı odalarında evcil hayvanların kalmasına da izin veriyor ama bunun için ayrı bir fiyatlandırması söz konusu. 

The James:

Çağdaş ve orijinal tasarımıyla sıcak bir ambiyans yaratabilmiş, ev hissini tüm köşelerinde hissettirebilen bir butik otel The James. Sade iç dekorasyonunda işlevselliğe ve konfora bolca yer açan The James’in 5 ayrı kategoride (ve boyutta) odası bulunuyor. Şehrin tam merkezinde, Michigan Avenue’nun birkaç adım ötesinde konumlanan The James, Millenium Park ve Çağdaş Sanat Müzesi gibi şehrin önemli noktalarına da oldukça yakın bir yerde. Otelin konuklarına kendini iyi hissettirdiği bir gerçek. Bunda da o kendine has karakterinin etkisi çok büyük!

Park Hyatt Chicago:

Park Hyatt otellerinin lüks ve konfor anlayışını Chicago’ya taşıyan bu otel, şehrin merkezinde, şehrin yaşam şekline uygun bir şekilde tasarlanmış ve dekore edilmiş. Chicago’nun gösterişli bölgelerinden Gold Coast’ta bulunan Park Hyatt Chicago, 13’ü süit olmak üzere 198 odaya sahip. Buranın sizin tüm ihtiyaçlarınıza göre donatıldığını söylersek abartmış olmayız. Spa’nın rahatlatan kollarından iş toplantısına, oradan da şık bir akşam yemeğine... Otelden dışarı adımınızı bile atmanıza gerek kalmadan tüm seyahatinizi burada geçirebilirsiniz. Siz yine de Park Hyatt’ın kolaylığına kapılıp Chicago’nun heybetli sokaklarından mahrum etmeyin kendinizi.

Hotel Lincoln:

Şehrin en eskilerinden Hotel Lincoln... Geçmişi ta 1920’lere kadar uzanan bu otel, geçirdiği yenilenme ve restorasyon sürecinin ardından günümüzde tekrar konuklarını ağırlamaya başlamış ama o eski ve vintage ruhunu yitirmeden. Buranın dekorasyonuna baştan sona nostalji hâkim. Rengârenk duvarlar, küçük detaylarla süslenmiş mobilyalar ve boy boy çerçevelerle Lincoln gerçekten de bir ev sevimliliğine sahip. Eksantrik ambiyansının içine her türlü konfor ve işlevselliği de katan Lincoln’ün 184 odası bulunuyor. Odaların hepsinin en yeni teknolojilerle donatıldığını da ayrıca belirtelim. Şehrin kuzey yakasında yer alan Lincoln’de iki restoran ve büyük bir toplantı salonu da bulunuyor. 

The Talbott Hotel:

Ahşap dekorasyonuyla konuklarına sıcaklık ve huzur yayan The Talbott Hotel, klasik Avrupa tarzını iç mekânına taşıyor. Toplamda 149 odası bulunan otelin içinde ayrıca iki ayrı toplantı odası mevcut. Şehrin en prestijli semtlerinden Gold Coast’ta yer alan The Talbott Hotel’in bir de Kuzey Amerika’nın farklı bölgelerinden lezzetler ve Fransız brasserie’lerin spesyalitelerini sunan restoranı var. Klasik büyük otellerden ziyade, farklı ve sofistike deneyimleri tercih edenler için The Talbott Hotel doğru adres...

 

Öğle Yemeği İçin En İyi Adresler 

Ralph Lauren:

Kapılarını ilk kez 1999 yılında açmış olan Ralph Lauren, şık bir öğle yemeği tercih edenlerin gidebileceği mekânlardan biri... Ralph Lauren menüsünde dana carpaccio’dan kalamara uzanan lezzetli aperatiflere, hafif ve sağlıklı salatalara, sandviçlere, çorbalara ve kırmızı ile beyaz et seçeneklerine göre hazırlanmış ana yemeklere yer veriyor. Buranın geniş mi geniş şarap menüsü ise ayrıca denenmeli!

Le Bouchon:

Le Bouchon’un sadece adı değil menüsü de Fransa’dan çıkma. Salyangoz, midye, kaz ciğeri gibi Fransız brasserie’lerine özgü başlangıçlar sunan Le Bouchon’un menüsünde ağırlık av etlerine ayrılmış. Sempatik ve sıcak atmosferi sayesinde Le Bouchon, şarap eşliğinde keyifli bir öğle yemeği için ideal bir ortam oluşturuyor.

Gibsons Steakhouse:

Kırmızı et severlerin Chicago’da mutlaka ziyaret etmesi gereken bir yer Gibsons Steakhouse. Fransız brasserie’lerinin havasını taşıyan dekorasyonunda konukları ağırlayan Gibsons’ın Chicago’daki restoranı dışında iki ayrı şubesi daha bulunuyor. Buranın menüsünde başrol, dev porsiyonlar halinde ikram edilen bifteklere ait ama kırmızı et dışında deniz ürünleri, çorba, salata gibi seçenekler de mevcut. Gibsons’ın tatlı menüsü ise kocaman pasta ve pie’larıyla her tatlı düşkününün rüyalarını süsleyecek nitelikte!

Parson’s Chicken & Fish:

Chicago’nun yenilerinden olan Parson’s, 2013’te açılmış. Burayı iddialı yapan ise bol malzemeli kocaman hamburgerleri! Yine de siz sadece hamburgerlerin ihtişamına kapılıp menünün diğer güzelliklerini görmezden gelmeyin. Taptaze kızarmış tavuk parçalarından, elmalı turtaya, deniz ürünleriyle hazırlanmış salatalardan bol çeşitli kokteyllere kadar burada her damak zevkine uygun bir lezzet mevcut. Buranın upuzun masalarla donatılmış sade ve modern dekorasyonu ise hem ambiyansı hem de yemek yemeyi daha da keyifli kılıyor.

Au Cheval:

Chicago’nun kırmızı et ve hamburgerleriyle popülerleşmiş mekânlarından biri de Au Cheval. Fransız bistro’larına has bir dekorasyona sahip olan Au Cheval’in bilhassa da iki katlı cheeseburger’i çok meşhur. Fransızcada yumurta eklenmiş yiyecekler için kullanılan 'au cheval' tabiri buranın sadece adında değil, yemeklerin hazırlanışında da benimsenmiş. O yüzden hamburgerlerinizin içinde yumurta görürseniz şaşırmayın. Buranın hamburgerleri kadar sandviçleri de pek lezzetli. Şarap ve kokteyllerinin çeşitliliği de es geçilmemesi gereken bir detay...

Coalfire:

Kalbi pizzadan yana atanlar için söyleyelim: Coalfire, Chicago’nun en iyi pizzacısı! İddialı oldu değil mi? Kömür ateşinde hazırlanan, incecik hamurlu pizzaları tadınca siz de hak vereceksiniz bize. Sade ve modern bir dekorasyona sahip olan Coalfire, lezzetinin şöhreti sayesinde her daim dolu. Ağırlıklı olarak pizza servis ediliyor ama menüde calzone ve salata çeşitleri de bulunuyor. İster menüden iştahınızı kabartan pizzayı seçin, isterseniz de kendi pizzanızı yaratın, buradan her halükârda mutlu bir şekilde çıkacaksınız.

Akşam Yemeği İçin En İyi Adresler

Alinea Restaurant:

Alinea Restaurant’ın rutin işleyişi, alışılmış lüks restoranlarınkinden biraz farklı; rezervasyon yapılmıyor, onun yerine konsere gider gibi önceden bilet alıp, biletin geçerli olduğu tarih ve saatte masanıza oturabiliyorsunuz. Masaya oturduğunuzda karşınızda sadece bir beyaz peçete, bir de çatal bıçak takımı bulacaksınız. Sizi gastronomik deneyimlere götürecek törensel bir açılış beklememelisiniz burada. Eğer tatlı sipariş ederseniz, seçtiğiniz tatlı da size özel, masanızda hazırlanıyor ve sunum bir tür sanat eserine dönüştürülüyor. Ve tabii ki en önemlisi yemeklerin de aynı sıradışı deneyimi sunduğunu ayrıca belirtelim öyleyse.

Schwa:

Özel bir gurme deneyimi yaşamak isteyenlerin adını mutlaka bir yere not etmesi gereken bir restoran Schwa. Klasik lezzetleri değişik sunumlar ve füzyonlarla menüsüne dahil eden Schwa mutfağında, ünlü şef Michael Carlson’ı ağırlıyor. Gastronominin bir tür sanata dönüştüğü Schwa’nın sade dekorasyonu ise, mekânın çağdaş iç tasarımıyla uyum içinde. “Yaşamak için değil yemek için yaşamak” mottosunun savunucularındansanız Chicago seyahatiniz sırasında Schwa’nın yolunu tutmayı ihmal etmeyin!

Tru:

Şık ambiyansında, yepyeni mutfak deneyimleri yaşatıyor Tru. Fransız mutfağından lezzetleri sıradışı sunumlarla misafirlerine ikram eden Tru’da her bir tabak ayrı bir sanat eseri niteliğinde. Tru’nun dünyanın pek çok farklı ülkesinden toplanmış 1500 çeşitlik şarap kavı ise, yemeğin yanında apayrı bir deneyime daha kapı açıyor. Tüm bunlara mekânın beyazlara bürünmüş minimalist dekorunu da ekleyince Tru deneyimi çok ama çok keyifli bir hal alıyor...

Longman & Eagle:

Longman & Eagle’ın çok yönlü bir yer olduğunu söyleyerek başlayalım söze. Brunch’tan öğle yemeğine geçebilir, akşam yemeğinden sonra güzel bir içkiyle geceye devam edebilir hatta burada konaklayabilirsiniz de. Şef Jared Wentworth’ün mutfağını yönettiği Longman & Eagle’ın akşam yemeği menüsü, mevsime ve kullanılan malzemelere göre düzenli olarak değişiyor ama kırmızı etin burada özel bir yeri olduğunu ayrıca belirtelim. Akşam yemeğini güzel içkilerle tamamlamak isteyenler, özellikle de viski sevenler için Longman & Eagle’ın barı birebir. 148 çeşit viski bulunduran Longman & Eagle’ın mottosu: “Viski içilmek için var, raflarda durmak için değil”.

Blackbird:

Sade renklerin hâkim olduğu çağdaş dekorunda sıcak bir ambiyans yaratan Blackbird, Şef David Posey ve ekibinin ellerinden çıkma, özel sunumlarla yaratılmış bir menü sunuyor konuklarına. 2011, 2012 ve 2013 yıllarında Michelin yıldızlarını toplayan Blackbird, bu açıdan Chicago’nun sayılı restoranları arasında yer alıyor. Kaliteli bir servis eşliğinde güzel bir akşam yemeği geçirmek ve sıradışı tatların peşinde keyifli bir gurme turuna çıkmak istiyorsanız Blackbird’ü Chicago’da gidilecek yerler arasına ekleyin mutlaka!

Sunda New Asian:

Asya mutfağının geleneğini Chicago’ya taşıyan Sunda, basit sunumlar eşliğinde kocaman lezzetler ikram ediyor konuklarına. Özel soslar kullanılarak hazırlanmış kızarmış pirinç topları ve çeşitli malzemelerle zenginleştirilmiş noodle’lar buranın spesiyalitelerini oluşturuyor. Tabii ki sushi’leri de unutmamak gerek! Sunda’da ayrıca glutensiz yiyeceklerden oluşan özel ve kapsamlı bir menü de mevcut. Restoranın kaliteli sake’leri ve Asya’dan özel olarak getirilmiş biraları da en az yemekler kadar övgüyü hak ediyor.   

RPM Italian:

Söz konusu İtalyan mutfağı oldu mu şehrin tartışmasız en iyi restoranlarından biri RPM Italian. Odun ateşinde pişirilmiş küçük ve leziz mi leziz pizzaları ve bünyeye mutluluk yayan makarnalarının yanı sıra kırmızı et ve deniz ürünleri eşliğinde hazırlanmış yemekleriyle RPM Italian, unutamayacakları tatlar sunuyor konuklarına. Restoranın sofistike şıklığı, Avrupai bir stili yansıtıyor. Buranın nefis tatlılarını ve çeşit çeşit kokteyllerini de es geçmemek gerek.

Embeya:

Vietnam ve Asya mutfağından lezzetleri küçük tabaklar halinde sunarak büyük keyifler yaratan Embeya’nın menüsündeki yemekler soğuk ve sıcak olmak üzere ikiye ayrılıyor. Burada elbette dileyenler için büyük tabaklarda servis edilen seçenekler de mevcut. Geleneksel Asya mutfağına deneysel dokunuşlarda bulunmaktan da kaçınmayan Embeya övgü üstüne övgü topluyor. Şık dekorasyonuna eksantrik detayları dahil eden bu restoranda keyifli bir akşam geçireceğiniz garantili...

Atıştırmalı!

Bridgeport Coffee Company:

Kahve tutkunları, eğer Chicago’da büyük kahve zincirleri dışında nerede kahve içilir diye soruyorsanız ilk gitmeniz gereken yerlerden biri Bridgeport Coffee Company. Bu afilli adı sizi korkutmasın, Bridgeport’un son derece sıcakkanlı ve sevimli bir ortamı var. Şehrin en iyi kahvecisi olarak anılan Bridgeport, kendi kavurduğu kahveleri sunuyor konuklarına. Buranın tatlıları da en az kahveleri kadar övgüyü hak ediyor. Çeşit çeşit çay da bulabileceğiniz Bridgeport, laptopunuzu kapıp çalışmak ya da güzel bir kitaba gömülmek için mükemmel. 

The Wormhole Coffee:

1980’ler nostaljisi yaratan eğlenceli dekorasyonu ve dingin atmosferiyle kahve severleri kendine çeken The Wormhole Coffee, enfes kahve kokuları eşliğinde ağırlıyor gelenleri. Kahvenin dışında taze mısır gevreği de ikram eden mekânın geniş masaları ve rahat koltukları tüm günü burada geçirmeye teşvik ediyor insanı. The Wormhole’u kahve molasında gidilecek yerler arasına eklemeyi unutmayın.

 

The Violet Hour:

Şehrin en sofistike mekânlarından The Violet Hour, konuklarının iyi vakit geçirmesi konusunda oldukça “ciddi” bir duruşa sahip. Buraya cep telefonuyla girilmemesi ve şık kıyafetlerle gelinmesi gibi kurallar üzerinden rahatsızlık yaratabilecek her türlü duruma önceden müdahale ediliyor. Tüm bunlar üzerinden birinci sınıf bir hizmet anlayışı getirilen The Violet Hour’da özenle hazırlanmış içkiler içebilir ve klas bir gece geçirebilirsiniz ama burası hareketli müzikler eşliğinde bolca dans edebileceğiniz bir yer değil; bunu belirtelim.

Cuvée:

Chicago’nun seçkin kulüplerinden Cuvée’ye hoşgeldiniz! Gösterişli dekoru, pahalı şampanyaları ve kaliteli eğlence anlayışıyla burada güzel bir gece geçireceğinizi baştan söyleyelim. Hafta sonları özel etkinliklere de ev sahipliği yapan Cuvée’nin şampanyalı kokteylleri pek meşhur. Ünlü DJ’lerin seçtiği müzikler eşliğinde hareketlenen geceler eğlenceyi sabaha devrediyor burada. 

Hub 51:

Gündüzleri konuklarını restoran olarak ağırlayan Hub 51, geceleri şehrin en çok ilgi gören barlarından birine dönüşüyor. Özenle hazırlanmış çeşit çeşit kokteyller eşliğinde keyifli bir gece geçirmek isteyenler için ideal bir adres olan Hub 51, şehrin yerlilerinin de sıklıkla tercih ettiği mekânlardan biri... Eğlence anlayışı “güzel bir içki ve dostlarla keyifli saatler” olan herkese duyurulur!

Enclave:

Popülerliği Chicago sınırlarının da dışına taşan Enclave’in şimdiye dek ağırladıkları arasında Lady Gaga, Kim Kardashian, Carmen Electra gibi ünlü isimler de var. DJ performansları ve özel etkinlikleri de programına dahil eden Enclave’de dans pisti bir an bile boş kalmıyor. Şampanyadan votkaya uzanan kaliteli içkileriyle eğlencenin daha da pekiştiğini söylememize gerek yok herhalde. 

Avec:

Kaliteli şaraplarla birlikte ikram edilen leziz atıştırmalıklar, keyifli sohbetler ve sakin bir akşam... Eğer tüm bunlar tam da hayal ettiklerinize denk geliyorsa Avec’te bir gece geçirmeniz şart oldu demektir. Akşam yemeği servisi de yapılan Avec’te gecenin ilerlemesiyle beraber sadece içki odaklı sunumlar başlıyor. Şarap severlerin takılıp kalacağı geniş mi geniş şarap seçkisi ayrıca ilgiyi hak ediyor ama Avrupa’dan özel getirtilmiş diğer içkilerin menüsüne de göz atmayı ihmal etmeyin.

Buddy Guy’s Legends:

Chicago’nun adı caz ve blues’la özdeşleşmişken güzel bir kulüpte canlı dinlemeden dönmek büyük bir ayıp olur, biliyorsunuz değil mi? Hafta boyunca pek çok ünlü müzisyeni ve grubu ağırlayan Buddy Guy’s Legends, şehrin en büyük caz kulüplerinden biri. Kaliteli ve güzel müzik eşliğinde doyasıya eğlenmek ve unutulmaz bir gece geçirmek için nereye gideceğiniz belli. Tabii, caz ve blues dinleyicisiyseniz eğer...

Alışveriş

Ikram:

Baştan söyleyelim, Ikram’a sadece 'mağaza' demek büyük haksızlık olur çünkü buranın ayrıca kocaman bir sanat galerisi ve 10:00 – 18:00 saatleri arasında hizmet veren oldukça şık bir kafesi var. Kadın giyimin en ünlü markalarıyla tasarımcılarına yer veren Ikram’da kıyafetten aksesuara her türlü parça bulunuyor. Buranın bir de nostalji tutkunları için ayrılmış vintage bölümü var ki apayrı bir ilgiye baştan sona layık.

Intermix:

Chicago’da üç ayrı şubesi bulunan Intermix için şehrin en ünlü mağazası dersek abartmış olmayız. Alexander McQueen’den Saint Laurent’a yüzlerce ünlü marka ve tasarımcının ürünlerine mağazalarında yer veren Intermix’te ayakkabıdan çantaya, kıyafetten aksesuara kadın giyimi dahilinde her türlü parçayı bulabilirsiniz. Şık ve orijinal stillerin tutkunlarına duyurulur!

Blake:

Lüks markaları çatısı altında toplayan bir mağaza Blake. Sofistike mekânında Céline’den Balenciaga’ya pek çok büyük markanın kıyafetlerine ve aksesuarlarına yer veren Blake’de sadece kadınlar için ürünler satılıyor. Tasarım ürünlerle aranız iyiyse burada kalbinizi 12’den vuracak bir parça illa ki sizi bulacak. 

Rosyln:

Modern tasarımlı karizmatik mağazasında farklı farklı pek çok markayı bir arada sunuyor Rosyln. Burada birbirinden şık elbiseler, ceketler, çanta ve takılar bulabilirsiniz. Özel günlerde giymek için de gündelik rutinler için de pek çok parça mevcut Rosyln’in sade ve şık mekânında. 

Paul Stuart:

Özellikle erkekler için hazırladığı şık ve işlevsel tasarımlarıyla bilinen Paul Stuart’ın biri New York’ta diğeri de Chicago’da olmak üzere iki mağazası bulunuyor. Kadınlar için de ayrı koleksiyona sahip olan Paul Stuart tasarımlarında sportif şıklığı öne çıkarsa da takım elbise ve ceket gibi parçaları da mevcut. Paul Stuart’ın kadınlar için de erkekler için de ürettikleri kıyafetle sınırlı değil; markanın mağazasında, kadın koleksiyonunda takı ve başka aksesuarlar, erkek koleksiyonunda ise şapka, kemer, kol düğmesi gibi parçalar bulunuyor.

Brimfield:

Chicago’da ev dekorasyonu için alışverişe çıkacaksanız Brimfield size bolca seçenek sunacak. Birbirinden eğlenceli süs eşyalarından vintage görünümlü mobilyalara kadar burada her türlü parçayı bulabilirsiniz. Dükkânı baştan sona karıştırıp dolaşmak şart!

Görülmesi Gereken Yerler

Chicago Çağdaş Sanat Müzesi:

Kapılarını 1945 yılında açan ve A.B.D.’nin en kapsamlı çağdaş sanat koleksiyonuna sahip olan müzeyi Chicago’ya gelmişken mutlaka gezmeniz gerekiyor. Resim, heykel, fotoğraf, video ve performans olmak üzere farklı görsel disiplinleri bir araya getiren müzede ayrıca daimi koleksiyonun yanında süreli sergiler de izleyiciyle buluşuyor. Müzenin içinde kafe ve son derece geniş bir sanat yayınları kütüphanesi de bulunuyor.

Art Institute Chicago:

Seyahat tutkunlarının sıkça göz attığı Trip Advisor sitesinin kullanıcıları, 2013 yılında Art Institute Chicago’yu A.B.D.’nin en iyi müzesi seçmiş. 15 ayrı koleksiyona sahip olan müze, dünyanın pek çok farklı yerinden, farklı dönemlere ait binlerce eseri bulunduruyor. Rönesans döneminden Antik Çağ’a, Avrupa’dan Afrika’ya uzanan geniş mi geniş bir dünya açılıyor burada önünüze. Art Institute Chicago’da ayrıca süreli olarak sergiler de düzenleniyor. Gelmeden önce etkinlik programına bakmayı ihmal etmeyin!

Cloud Gate:

Chicago’nun sembol halini almış yapılarından biri “Cloud Gate” ya da daha açıklayıcı bir ifadeyle “ünlü sanatçı Anish Kapoor’un dev bir metal bezelyeyi andıran çelikten heykeli”. Millenium Park’ta bulunan Cloud Gate’in cıvadan esinlenilerek yapıldığı söyleniyor. 168 ayrı çelik plakadan yapılan Cloud Gate’in pürüzsüz yüzeyi tüm Chicago’yu ve gökyüzünü yansıtıyor. Cloud Gate’i ziyarete gelenlerin ayna gibi yüzeyden kendi fotoğraflarını çekmesi bir tür Chicago geleneği olmuş artık. 

Skydeck:

Tamamlandığı 1973 yılında dünyanın en yüksek binası ilan edilen ve 25 yıl boyunca bu unvanını kimseye kaptırmayan Skydeck’in ne kadar harika bir manzaraya sahip olduğunu tahmin ediyorsunuzdur herhalde. Eğer yükseklik korkunuz yoksa Skydeck’in şeffaf bir kutuyu anımsatan her tarafı camla kapatılmış balkonlarından tüm şehri seyredebilirsiniz. Söylenene göre, havanın açık olduğu günlerde buradan, Illinois, Indiana, Wisconsin ve Michigan olmak üzere dört ayrı eyalet birden görülebiliyormuş. 

John Hancock Observatory:

Tüm Chicago’ya tepeden bakan binalardan biri de John Hancock Observatory. 360 derecelik bir manzaraya sahip John Hancock Observatory’den görülenler dört eyaleti de içine alarak uzayıp gidiyor. Kuzey Amerika’nın en hızlı asansörlerine sahip John Hancock Observatory’de 94. kata çıkmak sadece 36 saniye sürüyormuş! Binanın 95. katında yer alan Lounge’da bu nefes kesici manzarayı güzel bir içki eşliğinde izleyebilirsiniz. 

Chicago Architecture Foundation River Cruise // Tekne Turu:

Şehrin devasa binalarından tüm Chicago manzarasını seyrettiniz. Peki bu sefer de Chicago’nun bu koca koca binalarının bir arada oluşturduğu manzarayı aşağıdan izlemeye ne dersiniz? Nisan ayından itibaren havaların güzelleşmesiyle birlikte, Chicago Nehri üzerinde tekne turları yapılmaya başlıyor. Eğer seyahatiniz bu tarihlere denk geliyorsa rehber eşliğinde yapılan bu turu programınıza mutlaka ekleyin.

Auditorium Theatre of Roosevelt University:

120 küsur senedir çatısı altında düzenlenen gösteriler kapsamında milyonlarca seyirciyi ağırlamış olan ve ihtişamlı mimarisiyle dünyanın en harika tiyatro salonları arasında yer alan Auditorium Theatre of Roosevelt University’de hâlâ pek çok oyun sahneleniyor, konserler veriliyor. Şimdiye dek rock konserlerinden bale gösterilerine kadar her türlü etkinliğe ev sahipliği yapmış olan eşsiz güzellikteki bu salonun programına göz atmayı ihmal etmeyin; Chicago’ya gelmişken buranın koltuklarında izleyici olarak oturmanın keyfini kaçırmak olmaz çünkü.

Filmler

"Wicker Park":

Chicago’nun modern yüzünü kendine dekor edinen karanlık bir aşk hikâyesini anlatıyor Wicker Park. 1996 tarihli Fransız filmi L’Appartement’ın yeniden çekimi olan bu filmin, anlattığı hikâyenin peşinde farklı farklı şehirleri dolaştığı da oluyor ama esas manzarayı karlar altında daha da etkileyici bir görünüm kazanan puslu Chicago sokakları oluşturuyor. Günümüz Chicago’sunun ruhunu en iyi gösteren filmlerden biri Wicker Park. 

"Chicago":

Aynı adlı müzikal oyunun sinemaya uyarlanmış versiyonu olan Chicago, başrollerinde Renée Zellweger, Catherine Zeta-Jones ve Richard Gere gibi ünlü isimlerin yer aldığı eğlenceli bir komedi filmi. Şehirde caz hayatının zirve yaptığı 1920’lerde geçen film, her ne kadar gerçek halini yansıtmasa da, Chicago’nun parıltılı yüzünü görmek, biraz da eski günlerinin nostaljisini yaşamak için mutlaka izlenmeli. Tabii, birbirinden harika şarkıları ve oyunculukları da unutmamak gerek!

"Yüksek Sadakat":

Nick Hornby’nin aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan, başrolünde John Cusak’in olduğu klasikleşmiş bir film High Fidelity ya da Türkçe adıyla Yüksek Sadakat. Bir plakçı dükkânında geçen, bol müzikli bu filmde, Rob Gordon adlı karakterin kız arkadaşından ayrıldıktan sonra yaşadığı süreç eğlenceli bir dille anlatılıyor. Tüm bunların fonunda ise tüm dinamiğiyle Chicago arz-ı endam ediyor. Keyifli bir film izlemek ve Chicago’nun gündelik rutinini yakından görebilmek için izlenmesi gereken filmlerden biri.

Aman Aman

Amerika Birleşik Devletleri’nin mimari açıdan en güzel şehirlerinden biri olabilir Chicago ama bu size şehrin doğadan elini eteğini çektiğini düşündürmesin. Hangi mevsimde giderseniz gidin, başta Millenium Park, Hyde Park, Midway Park olmak üzere, bu huzur ve enerji deposu parkları turlamayı ihmal etmeyin. Hava güzelse buralarda bisiklet de kiralayabilirsiniz.

Chicago’da yılın her zamanı festivaller düzenleniyor. Bunlar arasından Temmuz’da, Loop bölgesindeki Grant Park’ta düzenlenen ve dünyanın en büyük açıkhava yemek festivali olan Taste of Chicago’yu kaçırmamak gerek! Chicago’ya bu tarihlerde gideceklere duyurulur.

Sıkıcı Bilgiler

Chicago için 'the windy city' yani 'rüzgârlı şehir' denmesi sizi yanıltmasın. Evet, Michigan Gölü tarafından gelen hızlı rüzgârlar bu lakabı haklı çıkarıyor olabilir ama şehre bu adın takılmış olmasının ardında politik sebepler bulunduğu da söyleniyor.

Kış aylarında Chicago’da hava sıcaklığı eksili derecelerde dolaştığından, bu dönem Chicago’ya gelmek için pek ideal olmayabilir. Chicago’yu kışın yaşamakta ısrar edenlere bavullarına bolca kalın kıyafet koymalarını şiddetle tavsiye ediyoruz.

Hava durumu açısından şehri gezmenin en keyifli olduğu aylar ise Haziran ve Eylül...

Chicago’da iki ayrı havalimanı bulunuyor: Yurtiçi ve yurtdışı seferlerinin yapıldığı, dünyanın en büyük havalimanları arasında yer alan O’Hare ve bu ilkine göre daha küçük olan Midway.

Havalimanı çıkışlarında, şehir merkezine gelmek için taksi bulmak çok kolay ama Chicago’da taksi seferleri A.B.D.’deki diğer büyük şehirlere göre oldukça ucuz olsa da havalimanından şehir merkezine gitmek, özellikle de trafiğin yoğun olduğu saatlerde, pahalı olabiliyor. O’Hare Havalimanı’ndan şehrin içine ulaşmak yaklaşık olarak 40, Midway’dense 30 Dolar tutuyor.

Chicago kocaman bir şehir olduğu için, yürümek caddelerini dolaşırken çok keyifli olsa da mesafeler kat etmek için doğru bir yöntem değil. Özellikle şehir merkezindeki yoğun trafik ve yüksek park ücretleri (günlüğü 35 Dolara varabiliyor) düşünüldüğünde araba kiralamak pek de iyi bir fikir olmayabilir. Chicago’nun oldukça gelişmiş bir toplu taşıma sistemi bulunuyor ama bunu tercih etmeyenler için taksi ücretlerinin şehir içinde oldukça uygun olduğunu hatırlatmakta fayda var.