Londra Elinizin Altında

Ne zaman Londra dense The Beatles’ın Abbey Road’da yürürken çekilmiş fotoğrafı gelir gözün önüne. Arkasına iki katlı kırmızı otobüsler görürüz. Hugh Grant bir sokak pazarından yürürken mevsimlerin geçişini hatırlarız. Birkaç gün sonra batacaklarını bilmeden, Amerika’ya doğru giden bir gemide İngiliz kadınları çay içer. Bütün bu imajlar beynimizde klişe şimşekleri gibi çakar çakar kaybolur. Geriye sadece Londra’ya gitme isteği kalır. İşte bu gitme isteğini biraz daha olsun perçinlemek, henüz karar verememiş seyahat düşkünlerini en yeni Londra otelleri, restoranları ve barlarıyla daha yakından tanıştırabilmek adına yepyeni ve çok özel bir seçki yapmayı uygun gördük.

Londra şehir rehberimizin sayfaları arasında hayranlıkla dolaşıp sizinle bu yolculuğa çıkmak isteyenleri de peşinize taktıktan sonra bavulunuzu toplamaya geçebilirsiniz artık. Ama yeni şapkanıza, çay paketlerinize ve viski şişenize yer bırakmayı unutmayın ve gerisini Londra’ya bırakın. O nasıl olsa, hiçbir çaba sarf etmeden sizi etkileme yarışını nihayetinde kazanacaktır.

Londra

Londra’nın bazı klasikleri var ki, fazla söze yer bırakmıyor. Tarihi binaları ve klasik lüks anlayışlarıyla bu oteller Londra denince akla ilk gelen isimler. Mandarin Oriental Hyde Park, The Savoy, Claridge’s ve Le Méridien Piccadilly, Londra oteller rehberinin olmazsa olmazlarıdır âdeta. Savoy’da çay saati, çay saatinin kendisi kadar gelenekselleşmiş neredeyse. Mandarin’e şapkasız gelmek hiç düşünülemez. Claridge, çay, şarap ve sigara kültürlerinin en zarif devam ettiricisi. Le Méridien Piccadilly ise klasik kabuğunun altındaki modern ve rahat tavrından ayrı düşünülemez. Değişiklik arayanlara önerilerimiz şöyle:

En İyiler

Mondrian London:

Hollywood, South Beach ve New York’un ardından Thames Nehri’ne doğru karizmatik bir transatlantik gibi yanaşan Mondrian, Londra’da. Shoreditch House’un tasarımcısı olan Tom Dixon’a borçlu olduğu modernize edilmiş gösterişli deniz temasıyla Mondrian, Londra’nın en lüks otellerinden biri aynı zamanda. Art-deco stiliyle döşenmiş 359 odadan 11’i Thames Nehri’ni ayaklar altına alırken bu efsane otelin Sea Containers restoranı, Dandelyan kokteyl barı ve 12. katta bulunan teras barı da Londra’da görülmesi gereken yerler arasında elbette.

The Soho Hotel:

Eski bir otoparktan Londra’nın en iyi otellerinden birini yaratan The Soho Hotel alt katında bulundurduğu iki sinema salonu ile film düşkünlerinin ilgisini çekmekle kalmıyor, Londra turunda gidilmesi gereken en iyi restoranlar, kafe ve barlar tarafından da çevrelenmiş olarak bekliyor. Otelin sahip olduğu 91 odada romantik detaylar kendini iyiden iyiye hissettirirken, iç mimarinin pastel tonlarla sergilediği zarafet Soho’ya bambaşka bir hava da katıyor.

The Shangri-La at The Shard:

Yapımına 2003 yılında başlanan ve 310 metre yüksekliğine ulaşan göz alıcı gökdelen The Shard 34 ve 52. katları arasında bir dünya şöhretine de ev sahipliği yapıyor. Tüm dünyanın en prestijli otel zincirlerinden biri olan Shangri-La bu defa kendisinden vazgeçemeyen misafirlerine Londra’da görülmesi gereken manzaraları yine bulutların üzerinden sunmayı tercih ediyor. Kültür ve tarihle beslenen metropol kalabalığından bir Uzakdoğu bulutuyla kaçmayı planlayanlar, Shangri-La at The Shard’da önce farklı aromalarla tütsülenmiş özel Çin çayları sunan TİNG ve ardından oryantal ambiyansla döşenmiş 202 oda ve süitiyle karşılanıyor. Londra’da keşfedileceklerin başında gelen Borough Market akşam saatlerinde ışıklarla süslendiğinde ise otelin 52. katında bulutların üzerinde şehir ışıklarını izlerken elinizdeki içkiyi yudumlamak ise stil sahibi GONG barda mümkün oluyor.

The Claridge’s:

O şık İngiliz beyefendilerinin zarif tarzıyla neredeyse 200 yıldan beri özdeşleşmiş The Claridge’s binası art-deco stilinin en parlak örneklerinden. Londra’da kalınacak yerler düşünüldüğünde şehrin tarihi ruhunu da hissetmek isteyenler için ideal olan bu Mayfair harikası, misafirlerini Winston Churchill’den ünlü Hollywood yıldızlarına pek çok ünlü simayı ağırlamış hayali bir kırmızı halıyla karşılıyor. Kraliyet parkları ve Londra’nın ünlü alışveriş adresleriyle çevrelenen bu şık otelin bir iftiharı daha varsa o da tabii ki senelerdir ritüel haline gelmiş çay ve sigara servisi. Bej pardösünüzü yanınıza almadan gitmeyin, bizden söylemesi.

The Berkeley:

Londra’da görülmesi gereken yerlerin başında geliyor Knightsbridge; Knightsbridge’de görülmesi gereken yerlerin başında ise 300 yıllık bir tarihin mirasını taşıyan The Berkeley geliyor. Maybourne zincirinin bu vazgeçilmez şubesinin 214 oda ve süiti arasında yenilenmiş olan bir tanesini seçip bir an önce Londra rehberini hazırlamaya başlayın. Marcus Wareing’in ünü başını almış giderken, ‘söylemeye ne hacet’ diyebilirsiniz ama biz kendisinin klasik beş çayı için hazırladığı lezzetlerin klasik olmanın çok ötesinde olduğunu yeniden hatırlatmış olalım.

The London Edition:

Londra’da ilk görüleceklerden olan Oxford Street’in yanı başında, şehrin en iyi tasarımcı ve sanatçılarını ağırlayan bir muhitin baş tacı The London Edition. Kapılarını aşıp lobiye vardığınızda sizi karşılayan klasik İngiliz şıklığı, hizmet verdiği 173 oda ve süitinde yerini bu defa klasik modern detaylara bırakıyor. Koyu ya da açık tonlarda seyretse de ahşap döşemelerin vazgeçilmez unsur olduğu bu şık odalardan sızan kentin eski bohem yaşantısının sizi farklı bir Londra turuna çıkarması kuvvetle muhtemel. Akşam yemeği konusunda Londra’nın en şık otel adreslerinden biri olarak tanınan Berners Tavern ise, ünlü şef Jason Atherten imzalı İrlanda öküzü, İngiliz steak gibi özel et tabaklarını denemek için gelen gurmelerle doluyor.

Café Royal Hotel:

Londra’nın en ünlü otellerinden biri olan Café Royal’in sadece bugüne kadarki ünlü ziyaretçilerini saysak, başka bir şey dememize gerek kalmayabilir. Oscar Wilde, Virginia Woolf, Winston Churchill, Brigitte Bardot ve Mick Jagger bizim seçtiğimiz isimler. Daha da ne yazarlar, oyuncular ve İngiliz soyluları, İngiltere’de burayı tercih etmiş bugüne kadar. Pek çok restorasyondan geçen bu klasik Londra otelinin, tarihi dokusunu korumak çok zor olmuş. Farklı restoran ve bar seçenekleri sunan otele yalnızca çay için uğrayacaksanız, sizi Café 1865’de ağırlayacaklardır.

W Londra:

Leicester Meydanı’na yaklaştıkça uzaktan gördüğünüz o ilginç bina, Londra’nın bir diğer en iyi otellerinden olan W London. Odalar tamamen stüdyo daire fikrinden yola çıkılarak düzenlenmiş. Odalar büyüdükçe lounge bölümleri ekleniyor ve banyolar çoğalıyor. Hatta Spa Suit adını verdikleri odalarda, misafirlerin kendi buhar odaları oluyor. Çok modern ve esprili bir otelcilik anlayışları olduğu ortada. Bu yüzden Londra’da nerede kalınır denince akla gelen ilk isimlerden biri oluyorlar. Restoranı, gece kulübü ve spasıyla da hizmete hazır olan otelin bir de sinema servisi var. Otelin teknolojik sinema salonunda, yeni filmlerin veya nostaljik filmlerin gösterimini yakalamak mümkün.

ME London:

Turistik ve bir o kadar da civcivli bir semt olan Covent Garden’a ve tiyatrolar bölgesine yürüme mesafesinde olan yeni 5 yıldızlı bir Londra oteli. Şehrin tarihsel yapısının aksine modern çizgilere sahip binanın büyük camlardan yapılmış çatısı muhteşem Londra manzarasını izleme fırsatı sunuyor. Aynı modernizm ve netlik odaların dekorasyonunda da kullanılmış. Otelin içinde farklı mutfaklara ait Londra’da ziyaret edilmesi gereken restoranlar bulunuyor, fakat New York’ta da şubesi bulunan STK aralarında en popüler olanı.

La Suite West:

Londra’da beş yıldızlı otellere alternatif yine beş yıldızlı bir butik otel. Meşhur İngiliz minimalist mimar Anouska Hempel’ın imzasını taşıyor. Odalar Londra şehir rehberinde kendine yer bulan popüler semt isimleriyle adlandırılmış. Her birinde siyah ve beyaz kullanılarak zen bir ortam yakalanmış. Otelin en keyifli tarafı ise Hyde Park’ın karşısında olması. Sabah erken saatlerde koşu yapan İngilizlere katılıp Londra havasını soluyabilirsiniz.

Ham Yard Hotel:

Firmdale otel zincirinin son üyesi Ham Yard Hotel, Londra’da nerede gezilir denince akla ilk gelen bölgelerden olan Soho’nun durmak bilmeyen hareketine bir an önce karışmak isteyen kent tutkunlarını ağırlıyor. Londra otelleri arasında, "sokaktaki eğlenceyi, bowling salonu ve çatı katı bahçesiyle, içine taşımayı mükemmel bir şekilde başarmış otel" olarak bilinen otelin binasının özel olarak tasarlanmış 91 oda ve 24 dairesi de bir o kadar renkli tahmin edersiniz. Kontrast renklerin bir arada kullanıldığı konforlu odalar Ham Yard Hotel’in sıcak ve şehirli havasıyla da bütünlük arz ediyor.

Bunlara da Bakmaya Değer

Artist Residence:

Londra gezisine başlamak isteyip de yükseklik korkusu olanlar, ruhları gökdelen katlarına sığamayanlar için bir mabet niteliğindeki Artist Residence, Londra oteller rehberinin en iyilerinden. Artist Residence’da kendinizi - dünyanın öbür ucunda olmanıza rağmen - evinizde gibi hissedebiliyor olmanın keyfini, mekânın içleri ısıtan dekorasyonuna ve her oda üzerinde tek tek düşünülmüş tasarım projelerinden bilebilirsiniz. Üstelik şef Michael Bremner’in ustalıkla hazırladığı seçkileri tadabileceğiniz gurme restoranı '64 degrees', Londra’da nerede yenir diye merak edenler için kaçırılmayacak bir fırsat olacak.

Bulgari Hotel & Residences:

Bulgari’nin de ismi pek çok alanda bir klasik. Ancak otel konusunda hâlâ genç oldukları söylenebilir. Bu gençlik, onlara gerçekten de gençlik güzellik sağlıyor. Siyah mermeri ve mermere benzer değerli madenleri her otellerinde kullanıyorlar, buna Londra oteller rehberinde yerini alan şık şubesi de dahil. Mobilyaları, döşemeleri ve gümüş detaylarıyla Londra’nın köklü otellerine benzer bir stil yakalıyor. Restoran, bar ve lounge’un yanı sıra, aynı anda 20 kişiyi ağırlayabilen oldukça iddialı bir de puro barı var.

One Leicester Street:

Bembeyaz odaların doğrudan Londra’da mutlaka keşfedilmesi gereken bir dehliz olan China Town’a açıldığı bir noktada Londra maceralarının hepsi birer film sahnesine dönüşmek için hazır. Üstelik 2014 itibariyle bir Michelin yıldızına layık görülmüş restoranı da ‘Londra’da keşfedilecekler’ listesine eklenmişken daha da meraklanıyor insan. Soho’ya birkaç adım mesafede zevkli bir tasarıma ev sahipliği yapan One Leicester Street’den bahsediyoruz. Londra’nın beyaz ahşap döşeme duvarları, tam donanımlı teknolojik tasarımı ve Londra’nın meşhur yağmurlarına karşı her an sizi bekleyen şemsiyeleri ile 15 otel odası sizi sizden daha fazla düşünüyor.

Knightsbridge Hotel:

Londra oteller rehberinin en iyileri arasında yer alan otelin tarihi dış dokusuna aldanmamakta fayda var. Burada her şey çok yeni ve henüz hiç kullanılmamış gibi görünüyor. Tüm odalar farklı bir konsepte göre dekore edilmiş. Ancak renk renk koltuklar, yastıklar ve perdeler tüm odaların ortak özelliği. Kahvaltıda çok başarılılar ancak otelin bir restoranı yok. Size yakınlardaki restoranlardan öneri sunabiliyorlar.

Haymarket Hotel:

Londra’nın görülmesi gereken yerlerinden biri olan Trafalgar Meydanı’nın hemen bir köşesinde bulunan bu oteli anlatacak sıfat bulmak zor. Son zamanların moda deyimi ‘hip’ sorunumuzu çözebilir. Ne minimalist ne de şatafatlı bir hali var. Canlı renkler, çeşitli desenler korkusuzca kullanılmış. Her bir odanın konsepti ayrı, dolayısıyla her birinin dekoru ve deseni de ayrı. Londra’da nerede kalınır denince öncelikle ev konforu talep edenler için düşünülmüş mutfaklı odalarda, her gün taze meyveler, sabahları klasik İngiliz kahvaltısı servis ediliyor. Ayrıca süitlerde iPad ve iMac kullanım imkânı, daha hızlı internet erişimi ve birden fazla banyo gibi konforlar da düşünülmüş.

The Boundary:

Otelin binası Viktoryen dönemde antrepo olarak kullanılıyormuş. Şu an içinde 3 restoran ve bar, 12 farklı tarzda hazırlanmış oda ve ek olarak 5 süit, İngiliz yiyecek marketi ve bir pastane bulunuyor. Londra oteller rehberinin üyesi The Boundary otelin servis takımlarından çarşaflarına kadar her şey özel olarak yaptırılmış. Menüsünde ve dekorasyonunda İngiliz ve Fransız kültürünü başarılı bir şekilde bir araya getirmişler. Odaların her biri, sevimli bir filmden fırlamış çatı katı daireler gibi sıcak ve zevkli döşenmiş.

Hazlitt’s:

İsmini 18. yüzyılda burada yaşamış yazar Hazlitt’ten alan otel, Londra’da gezilecek yerlerin başında gelen Soho’da bulunuyor. Otel, tarihi yapısıyla bağlarını koparmamış. Şöminesi, karyolası, çalışma masası 18. yüzyıl ruhunu yansıtıyor. Banyodaki ahşap dolaplar ve büyük ayaklı küvetler de odalardaki konsepti tamamlıyor. Modern konforları, tarihsel dokuya çok başarılı bir şekilde uygulamışlar. İlginç bir şekilde burası Londralılar tarafından çok bilinmiyor. Eğer keşfedilmemişi ilk keşfeden olmak istiyorsanız, bu Londra otelini ısrarla tercih ediniz.

The Adria:

Şehrin girişinde üç dört basamağı olan binalar Londra rehberinin ilk göze batan sembollerinden. İşte böyle bir binada kalma hayali olanlar için sıcak, şirin ve misafirlerine ‘evden uzakta ama evde’ hissi veren butik bir otel. Otelin sadece 22 odası bulunuyor. Her odaya numara yerine A’dan Z’ye isimler verilmiş. Dekorasyonda ise o isimleri çağrıştıracak objeler ve gri, meşe gibi sakin renkler kullanılmış.

Öğle Yemeği İçin En İyi Adresler

Cecconi’s:

Londra restoranlar rehberinde yerini alan Venedik asıllı Cecconi’s hünerlerini özellikle İtalyan mutfağından alıyor. Şık ve zengin bir kahvaltıyla güne başlamadan önce enerji depolamak isteyebileceğiniz gibi sıkı bir Londra turuna el yapımı yengeçli ravioli ya da balkabaklı risotto ile lezzetli bir mola almayı da tercih edebilirsiniz. İç mimaride İngiliz ve İtalyan çizgilerin harmanlandığı bu şık restoranın İstanbul’a teşrif etmesi ise pek yakın.

Bunnychow:

I. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllar özellikle Güney Afrika bölgesindeki şeker kamışı tarlaları çalışmaya ‘bunny’ olarak anılan bir menüyle ara verirlerdi. Bu eski bir tarla geleneğinin mirasçısı bugün Soho’da açılan Bunnychow. Shoreditch’deki ilk pop-up restoran olarak açılan mekânın adresi artık sabit, sunduğu ilginç lezzetler de öyle. Londra’da keşfedilmesi gereken yerler listesinde en başları çeken bu popüler restoranın Thai, British ve Afrika bunnyleri de en çok ilgi çekenler arasında.

Fisher’s in Marylebone:

Viyana asıllı Fisher’s in Marylebone, Londra’da görülmesi gereken yerlere doğru uzun bir geziye çıkmadan önce Avusturya mutfağının geleneksel tatlarını atıştırmak için ideal. 20. yüzyıl Viyana kafelerinin ambiyansıyla dekore edilmiş bu romantik mekânda sabah ya da akşamüstü molalarına müthiş gidebilecek strudel, brötchen gibi tatların yanı sıra salata tabaklarından şnitzel ve sosis çeşitlerine kadar uzun bir seçkinin olduğunu da unutmayın, Londra şehir rehberinizde mutlaka kendisine de yer ayırın.

Sophies Steakhouse Fulham Road:

Londra’nın en iyi restoranlarından biri olarak çıkıyor karşımıza Sophies Steakhouse Fulham Road. O kadar ki burada steak yemeden dönmek tamamına erdirilmemiş bir Londra gezisi demek neredeyse. O yüzden siz siz olun rezervasyon sistemleri olmaması dolayısıyla mekânın barında beklemeyi göze alın ve kendisini Londra’da yapılacaklar listesine bir an önce ekleyin. Restoranın menüsü çok fazla detayla boğulmadan en vurucu seçenekler üzerinde ve tabi ki ustası oldukları steakler üzerinde yoğunlaşmış. Etleri lokal dost çiftliklerden temin eden Sophies Steakhouse seçeceğiniz tabağa uygun olan en iyi kırmızı şarabı da gösterecektir muhtemelen.

Beagle:

Rochelle Canteen’in ardından James Ferguson imzasını taşıyan bir yeni restoran adresi daha Londra restoranları arasında yerini alıyor: Beagle. Hoxton istasyonunun yanı başındaki restoran Viktoryen dönemin ambiyansını taşıyan kubbelerin altında klasik İngiliz gastronomi lezzetlerini zevkli damaklarla buluşturuyor. Her mevsimin kendi taze ürünleriyle değişen menülerinde salatalık ve kahverengi karidesle sunulan pisi balığı Londra’da mutlaka keşfedilmesi gereken lezzetlerden ancak siz yine de yerel İngiliz biralarından da tatmadan ayrılmayın.

Le Pont de la Tour:

Londra’nın en iyi restoranlarından biri olan Le Pont de la Tour’un menüsü, adından tahmin edileceği gibi Fransız mutfağı ağırlıklı. Mahzenindeki şarap seçkisi bugüne kadar pek çok ödül almış. Günün farklı saatlerinde farklı menüler sunuluyor. Hepsinde de oldukça sofistike seçimler bir araya getirilmiş. Burası aynı zamanda, Tony Blair’in Bill Clinton’ı ağırladığı yer olarak da biliniyor. Restorana bağlı bir de Londra gezisi boyunca müdavimi olabileceğiniz bir şarküterisi var. Burada sağlıklı malzemeler ve sıradışı şaraplar bulunabilir.

St. John:

Beyaz uzun örtüleri, arkadaki açık, fayanslı mutfağıyla tam bir lokanta havasında. İki arkadaşın kendi gönüllerine göre bir yer açmak isteyip de açtığı bir yer burası. Sonradan birkaç şube daha açmış olmalarına kendileri de şaşırıyor. Şu an bir de Londra oteller listesinde yerini alan bir mekânları var. Chinatown’daki otelin içindeki restoran, bir Michelin yıldızı kazanmış. Zaman geçtikçe daha da çok isimlerinden söz ettirecekler gibi görünüyor. Şimdiden keşfetmek lâzım. Dönmeden kendi çaylarından da almakta fayda var.

The Balcon:

Ne olursa olsun Londra’da keşfedilmesi gereken bir adres olan The Balcon’ı hangi kategoriye yazsak bilemiyoruz. Sabah kahvaltıya, öğlen atıştırmaya, akşamüstü çaya, akşam yemeğe, herhangi bir saatte gidilebilecek bir yer. Uzun pencereleri, ferforje paravanları ve merdivenleriyle İngiliz ve Fransız stilini bir araya getiriyor. Bu beraberlik menüye de yansımış. Fransız bistro’su menüsüne bir İngiliz dokunuşu eklenmiş. Oldukça şık bir yer.

Mildreds:

Londra turunun vazgeçilmez adreslerinden Soho’da bulunan restoran, vejetaryen bir restoran. Ancak çokça etçil müdavimi de var. Bu da yemeklerinin ne kadar iyi olduğuna bir kanıt aslında. Şarap menüsündeki organik şaraplardan mutlaka denemeli.

Burger and Lobster:

Vejetaryen bir yer tanıttıktan hemen sonra Burger and Lobster’la karşınızdayız. Yine Soho’da bulunan bu Londra restoranı, Londralıların da çok sevdiği bir yer. Bilindik tatlar arayanlara özellikle tavsiye ediyoruz.

Grain Store:

Grain Store’un arkasında imzası bulunan şef Bruno Loubet, hazırladığı menünün vejetaryen değilse de sebze ağırlık olduğunu vurgulayarak başlıyor işe. Zaten bu bile Londra’da nerede yenir, nerede yenmez diye merak eden vegan yolcuları mutlu etmeye yetiyor bile. Geçmiş yılların unutulmuşu, bugünlerde Londra’da gezilmesi gereken yerlerin en “hip” noktalarından biri kabul edilen King’s Cross’u dolduran enerji dolu genç kalabalıkların içine girildiğinde bu tatmin daha da artıyor. Restoranın iç dekorasyonu, doğanın güzelliklerinden sonuna kadar faydalanmayı bilen bu elleri anlamış olacak ki kendisini beyaz ve ahşabın sakinleştirici birlikteliğine teslim etmiş.

Akşam Yemeği İçin En İyi Adresler

Gymkhana:

Londra’nın en iyi restoranlarına ev sahipliği yapan Mayfair bu kez Hint aromalarına yatırılmış buram buram geleneksellik kokan bir mekânın ününü giderek daha fazla büyütmesine tanık oluyor. 2015 yılının Michelin yıldızlarını almaya kazanan sayılı restorandan biri zira Gymkhana da. Kapılarını 2 sene önce açtığı günden bugüne pek çok ünlü konuğun da ziyarette bulunduğu restoranda yıldızlı Hint tariflerinin tadına varmak, duvarları süsleyen eskitilmiş sarımtırak fotoğraflarda Britanya Hindistanı’ndan anıları yakalamak da işin cabası. Londra’da ne yenir merak eden gurmelerin listelerinden eksik etmeyeceği bir yer Gymkhana.

The Diary:

Londra’da görülmesi gereken yerler arasında ilk sıralarda gelen parlamento binası ve Big Ben sizi yavaş yavaş bölgenin en sağlıklı gurme mekânlarından birine doğru sürüklüyor. Sanki ne yaparsanız yapın yolunuz bu sürdürülebilir malzemeler kullanmasıyla ünlü sevimli adrese çıkıyor. Ancak rahat ve pejmürde haline, içeride esen New York rüzgârına aldanmayın, The Dairy ana yemeklerden atıştırmalıklara kadar her tabakta deneysel olmanın bir yolunu buluyor. Londra müzeler rehberinin izinde bütün bir gün turladıktan sonra taze bir akşam yemeğini kaçırmayın deriz.

Barrafina:

Mayorka ve Katalan usulü hazırladığı tapas’larla Londra’nın en iyi restoranlarından biri olan Barrafina, ikinci şubesini açmasına rağmen kapısının önünde uzayıp giden insan kalabalığı bu sayının yeterli olmadığını gösteriyor sanki. Soho’da ünlü mekânlar henüz rezervasyonsuz sisteme geçmeden önce bu trendin öncülerindendi ne de olsa Barrafina. Uzun lafın kısası, kapısında geçireceğiniz dakikaları Londra’da akşam yemeğini bol deniz mahsullü tabaklarla geçirmek adına rahatlıkla göze alabilirsiniz. Mekânın şık ambiyansına eklenmiş bar tabureleri üzerinde sırayla dizilmiş 7’li tadım menüleri sizi çokça mutlu edecek.

Koffmann’s:

Londra’nın en iyi otellerinin başında gelen The Berkeley, yetiştirdiği pek çok genç şefin Michelin yıldızı almasını sağlayan üstat Pierre Koffmann ile karşı konulması zor bir hal alıyor. Koffmann'ın şef olma hayalleri kurmasına sebep olan klasik Fransız mutfağı Koffman’s’da yaşamak istediği yeri bulmuş gözüküyor. Londra’da nerede yenir henüz karar veremediyseniz bu usta ellerin size şık bir akşam yemeği hazırlamasına izin verin.

The Fat Duck:

Tarihe en kısa zamanda 3 Michelin yıldızına hak kazanan Londra restoranlarından biri olarak geçen The Fat Duck sizi Fransız mutfağından ayrıştığı noktaları göstermek için bekliyor. Berkshire’da 16. yüzyıldan kalma bir binada ördekli lezzetleriyle harikalar yaratan ünlü şef Heston Blumenthal klasik pişirme tekniklerine zamanla farklı bakış açıları geliştirmesiyle ünlü. The Fat Duck, Londra’da yapılacaklar listesine henüz eklenmediyse, hâlâ vakit var.

Hakkasan:

Uzun bir Londra turunu Kanton yemekleriyle donatılmış şık bir akşam yemeğiyle tamamlamak isteyenlerin adresi, ikinci şubesini 2010’da Mayfair’da açmış olan Hakkasan oluyor. Uzakdoğu’nun dingin çizgileriyle loft tasarımların sirayet ettiği iki katlı mekânın Executive şefi Tong Chee Hwee’nin elinden çıkan trüf mantarlı ördek, Hakka soslu abalon ve diğer gurme lezzetler kendilerine açıldıklarından sadece 1 yıl sonra Michelin yıldızını getirmiş. Üstelik Londra gece hayatı, akşam yemeği için Hakkasan’a gelenleri yine hayal kırıklığına uğratmıyor.

River Cafe:

Televizyon ekranlarında sergilediği hünerleriyle dünyanın en ünlü aşçılarından biri sayılan Jamie Oliver Londra restoranlar rehberinde karşımıza hayatı boyunca hayalini kurduğu ve nihayetinde gerçekleştirdiği gerçek tatlar fabrikası yani River Cafe ile karşımıza çıkıyor. Bu ünlü Londra restoranının, yeşilliklerin arasına serpiştirilmiş mavi sandalyeleriyle özellikle yaz aylarında görülmeye değer. Kendisini Londra’da keşfedilecekler listesine ister bir öğle yemeği ister de şık bir akşam yemeği için ekleyin ancak o devasa fırında pişen lezzetlerden, bizzat elle hazırlanan İtalyan usulü pastalardan mahrum etmeyin.

The French Table:

Ağaç dallarının arasına saklanmış gibi duran bir semt Surbiton. Bir de tabii misafirperver bir ailenin işlettiği 2001 yılında yeniden Londra restoranlar rehberinde yerini alan The French Table sayesinde keşfedilmeyi bir kat daha hak ediyor. Londra’da görülmesi gereken yerleri tamamlamanın verdiği rahatlıkla artık bu şık ve sıcak kanlı mekâna doğru yola çıkabilirsiniz. Şef Patron Eric’in mevsim ürünlerine göre hazırladığı Fransız mutfağının en zahmetli tariflerini burada bulabilirsiniz. Biz enginar, otlu krema, enginar ve pazı ile özenle hazırlanan levreği tatmanızı öneriyoruz.

Kurobuta, Chelsea:

Londra’nın en iyi Japon restoranlarından biri olan Kurobuta müdavimlerini dillere destan miso tarifleriyle ağırlıyor. İçeri girdiğinizde hâkimiyetini konuşturan sert duruşlu ahşap masalar, el yapımı tasarımlar ve tavandan sarkan çıplak ampuller etrafınızda endüstriyel bir hava estiriyor. Eğer İzakaya kültüründen hoşlanıyorsanız ona yakın bir mirastan beslenen Kurobuta’yı Londra’da keşfedilecekler listesine mutlaka eklemeniz gerek.

The Cove Club:

Shoreditch Belediye Binası Londra’nın en ünlü caddelerinden birinde hâlâ eski heybetiyle karşılıyor kendisini ziyarete gelenleri. Ancak ziyaret nedenlerinin başında bugün artık Shoreditch Town Hall’da düzenlenen popüler kültür, sanat faaliyetleri son olarak da esprili şefi Isaac McHale ve exclusive barıyla Londra şehir rehberlerinde yerini almış olan The Cove Club oluyor. Kızarmış tavuk kokularına doğru ilerleyip restoranın yemek salonuna geçtiğinizde sizi seçenekli menüler ve bir de genişletilmiş yemek listesi bekliyor. Ancak belirtelim, Londra’da keşfedilmesi gerekenlerden biri de The Cove Club spesiyali çam tuzuyla süslenen tereyağlı kızarmış tavuk!

Duck & Waffle:

Ördekli bir gastronomi harikası Londra’da akşam yemeğini taçlandırmak için Duck & Waffle’da bekliyor misafirlerini. Heron Tower’ın gösterişli girişinden çıkıp saniyeler içinde tırmandığınız 40. kata vardığınızda bu İngiliz restoranının kurgusu size her şeyi anlatacaktır. Mermer masaları çevreleyen ahşap sandalyeler ve Londra semalarını ayaklar altına seren eşsiz bir manzara bu ışıltılı buluşmanın vazgeçilmez eşlikçilerinden. Londra restoran rehberinizin en zengin adaylarından olan Duck&Waffle’da leziz deniz mahsulü veya tavuk seçeneklerine gidebileceğiniz gibi mekânın ününü borçlu olduğu ördek konfitte de karar kılabilirsiniz.

Coya:

Peru mutfağının tadına bakma fırsatınız hiç olmuş muydu? Çoğumuzun olmadığını düşünerek sizi Coya'ya, Londra'nın kalbindeki Peruluya davet ediyoruz. Başşef Sanjay Dwivedi 1 yıl boyunca Latin Amerika'yı gezip, Lima'da çalışıp Coya'nın menüsünü oluşturmak için ihtiyaç duyduğu ilhamın gelmesini beklemiş ve sonunda dönüp içinde 3 açık mutfakta yemeklerin piştiği, Londra restoranları arasında unutulmaz lezzetlere kapı açan bu mekânı yaratmış. Bu arada içki menüsünde 40'tan fazla tekila ve rom çeşidi olduğunun notunu da düşelim!

La Petite Maison:

Fransız mutfağının en iyi örneklerinden biri olan mekân aynı zamanda Londra restoranları arasında da oldukça popüler. Çok sofistike bir stili ve menüsü var gerçekten de. Ancak fiyatları emsallerine göre çok daha uygun. Belli bir kıyafet kuralı yok. Günlük giysilerle öğlen yemeği yenebiliyor. İyi yemeği, iyi fiyata ve rahat bir ortamda sunmak her zaman bir araya gelmeyen şeyler.

Bellamy’s:

Bellamy’s klasik Fransız brasserie lezzetlerini, Amerikan bar dekorasyonuyla birleştirip Londra’da ziyaret edilecek uğrak mekânları arasına girmiş. Deniz ürünleri ön plana çıkıyor. Bar ve masa menüleri ayrı oluyor. Açıkta yapılan sandviçleri için de sıradışı malzemeler sıralıyorlar. Gündüz ufak atıştırmalıklar için barı tercih edilebilir. Ancak akşam için masa bulmak şart.

The Ivy:

1917’de açılmış olan restoran Fransız mutfağının en seçme tariflerini sunuyor. Deniz ürünleri, en özel yemekleri olsa da vejetaryen menüleri de var. Londra’da nereye gidilir denince çoğu ünlü ismin aklındaki yer olan The Ivy’de masa bulabilmek için haftalar önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor.

Olivocarne:

İtalyan ve Sardunya mutfağının Londra temsilcisi, Olive restoran grubunun bir üyesi. Et severler için çağdaş ve geleneksel mutfağın yarattıklarını denemek için Londra’da keşfedilmesi gereken adreslerden. Dekorasyonda Sardunya kültürünün etkileri hâkim. Menüsünde farklı soslarla marine edilmiş et yemeklerinin yanı sıra ev yapımı makarna çeşitlerini de denemek mümkün.

Honky Tonk:

Chelsea’de New York havası solumak isteyenler için keyifli bir restoran; aynı zamanda Londra’da eğlence için tercih edilebilecek bir blues ve caz barı. Menüsünde en çok tercih edilen ise lezzetli hamburgeri ve yanında servis edilen kızarmış patatesleri. Masayı tercih etmeyenler için barda servis yapıyorlar. Kalabalık başlangıç alternatiflerinden paylaşabilir, kavanozlarda sunulan birbirinden lezzetli kokteyllerden içebilirsiniz.

La Bodega Negra:

Şehrin en popüler Meksika kafe ve restoranı, aynı zamanda Londra şehir rehberinin vazgeçilmez üyesi. Ama dikkat, ikisi ayrı adreslerde. Menüsünde Meksika mutfağının klasiklerinden tacos, tostaditas ve 50 çeşide yakın tekila seçeneği bulunuyor. Akşam yemeği için restoran tarafını tercih etmekte fayda var. Kate Moss, Dita von Teese gibi bir ünlüyle yan yana oturma ihtimaliniz yüksek.

Artesian:

Mermer barı ve arkasındaki uzun aynalı barıyla geleneksel İngiliz barlarının dekorunu bugüne adapte etmiş. Londra restoranları seçkisinde yerini alan restoran, deniz ürünlerinde oldukça başarılı. Menüsünde havyar, istiridye ve sushi seçenekleri özel bir yere sahip.

Atıştırılmalı!

Hally’s:

Londra’da keşfedileceklerden biri de, Parsons Green mahallesinin son sakinlerinden, kapılarını 2013’te açan Hally’s. Anna Halliday ve eşi Philip Beatty’nin çıktıkları bir Kaliforniya gezisi onlara böylesi güneşli ve neşeli bir mekân açmak için başlıca motivasyon olmuş. Restoranın iç mekânına hâkim olan beyaz kiremit duvarlar, pastel renklerle süslenmiş ahşap sandalyeler ve cıvıl cıvıl tonlar bu Amerika turunun ne kadar etkili olduğunu kanıtlıyor. Menüye geldiğimizde burgerlerin yanında salata, kek gibi hafif atıştırmalıkların olduğunu fark ediyoruz hemen. Üstelik dopdolu bir Londra turunun ardından soğuk bir bira yudumlamak isteyenler için de ideal bir nokta. Sizi Hally’s’i Londra’da görülecekler listenize eklemeye ve restoran sahiplerinin hikâyelerine kulak vermeye davet ediyoruz.

Gail’s Bakery:

Gail’s Bakery, gurur duyduğu ekmekleriyle Londra’da atıştırmalık için muhakkak gidilmesi gereken mekânların başında geliyor. İyi bir ekmek için un, su, tuz ve maya yeterlidir diyorlar ve her tür katkı maddesinin reddediyorlar. Tüm ekmekler özel tariflere uygun olarak, elde yapılıyor. Ekmeklerin yanı sıra, kruasanlar, kekler, sandviçler ve elde yapılmış reçeller de sunuyorlar. Üç şubeleri var, bunlardan bir tanesi de Harvey Nichols’ın içinde.

Fish & Chips Alternatifleri

Sea Shell:

Londra gezisi denince unutulmayan Abbey Road ve Madame Tussaud yakınlarındaki bu restoran, bu geleneksel İngiliz fast food’unu, geleneklere bağlı kalarak servis ediyor. Kızarmış balık ve patatesin yanında, “Tanrı kraliçeyi korusun” yazan fincanda çayınızı içebilirsiniz. Balık modunda olmayanlar için de bir tavuk, bir de kırmızı et seçeneği sunuyorlar.

Golden Fish Bar:

150 yıldır hizmet veren Golden Fish Bar, Londra’nın en iyi balık restoranlarından biri. Sakın mütevazı görüntüsü ve fiyatlarının sizi yanıltmasına izin vermeyin. Özel tarifleriyle yapılan sos sayesinde, balığın dışı çıtır çıtır oluyor. Tam da olması gerektiği gibi.

It is Tea Time, Indeed!

Brown’s Hotel:

Londra oteller rehberinin en şık ve modern üyelerinden biri. Odaları otelden çok, modern birer ev rahatlığında. Burada kalmıyor olsanız bile, çay içmeye mutlaka gelmelisiniz. Londra’da çay içmek için en iyi adreslerden biri. Geleneksel dekorunun yarattığı hoş atmosferde, 17 çeşit çaydan dilediğinizi, yanında lokmalık tatlılarla tatmak Londra’da yapılacak en keyifli işlerden. Otel bir süre önce, bu çay odasının bir de “sağlıklı” versiyonunu sunmaya başladı. Tea Tox adını verdikleri çay servisinde, hafif yiyecekler ve tatlılar sunuluyor.

The Delaunay:

Klasik İngiliz tatlarını bir arada sunabilmek için özel olarak düşünülmüş. Kahvaltısından çay saatine ve tatlılarına kadar geleneksel tariflerin hepsini bir araya getirmişler. 11 çeşit çayın yanı sıra, çay saatiyle özdeşleşen tatlılardan da taze seçenekler sunuluyor. Bu keyfi denemeden dönmek Londra uçak biletinizi yakmak demek olabilir!

The Athenaeum:

Londra şehir rehberinde şehri en iyi yansıtan noktalardan biri The Athenaeum. Güneşten maksimum verim alacak şekilde düzenlenmiş pencereleri ve sakin dekorasyonuyla gerçekten çok şık olan bu otelin bir de çay saati servisleri var ki, mutlaka denenmesi lazım. 2012 yılında “Çay Oscarları” olarak bilinen bir ödül alarak, Londra’nın en iyi çay mekânlarından biri olduğunu kanıtlamış. 15 çeşit çay, 3 çeşit çay karışımı ve 3 çeşit detox çayla çok geniş bir çay menüsü var. Bu çaylardan 3 tanesi, çok nadir bulunan çaylardan. Gurme bir çay deneyimi için mutlaka denemek lazım.

Library:

St. Martin Lane sınırları içinde bulundurduğu English National Opera, tiyatrolar, 2. el kitap ve müzik dükkânları ile özellikle sanat ve moda severlerin Londra’da gidilecek yerler listesinde yerini alıyor. İşte bu listeye semtin tarihi ve sanatsal ürünlerinden beslenerek büyüyen büyük bir kütüphaneye sahip olan sıradışı konseptiyle The Library de eklenmiş durumda. Londra gece hayatına The Library’de devam etmek için özel bir üyelik talep eden mekân aynı zamanda hem bir butik otel hem de sergi ve konferansların düzenlendiği bir kültür alanı. Bu renkli üyelik sayesinde neden Londra’da bir eviniz daha olmasın?

Buddha Bar:

İlk olarak 1996’da Paris’te açılan ve yıllar içinde mekânın DJ’liğini yapan Claude Challe sayesinde ünü bütün dünyayı dolaşan, CD’leri milyonlar satan Buddha Bar, Londra’da mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri elbette. Şehrin en hareketli semtlerinden biri olan Knightsbridge’de saatlerinizi kâh dünyanın en ünlü alışveriş merkezlerinden biri olan Harrod’s'da, kâh zarafet yüklü antikacılarıyla geçirin nihayetinde Londra gece hayatına kesin bir giriş yapmak için Buddha Bar’ı tercih edeceğiniz kesin. Üstelik bu ünlü Londra barında hazırlanan lezzetli kokteyller bir akşamüstü molası için de ideal.

Compagnie Des Vins Surnaturels:

Londra’da alışverişin hiç bitmediği adreslerden biri olan China Town, çok dikkatli bakmadığınız takdirde büyük ihtimalle asla göremeyeceğiniz gizemli bir kapının ardında Compagnie Des Vins Surnaturels’i saklıyor. Ayaklarınızın nihayetinde pes ettiği uzun bir yürüyüşün ardından China Town’un tüm kalabalığından bir anda sıyrılıp Alice Harikalar Diyarı’na kaçmak hiç zor değil. Üstelik burada sizi ana yemeklerin yanında tadabileceğiniz en lezzetli İspanyol usulü kurutulmuş domuz tabağı, peynir çeşitleri ve uzayıp giden seçkin bir şarap listesi beklerken kendisini Londra’da görülmesi gerekenler listenizden eksik etmeyip, Fransa’nın pek de bilinmeyen bağlarından gelen raw seçenekleri deneyin.

Sager + Wilde:

Eski binaların yerlerine yepyeni bar ve kafelerin açılmasıyla birlikte dile gelen kentsel dönüşüm dalgasının son durağı Londra’da Hackney Road olmuş gibi gözüküyor. Geçmiş izlerini taşıyan semt binalarının arasında insanın kanını ısıtan bir köşeyi kapmış olan bu şık mekân Londra’nın en iyi şarap barlarından. Önceki senelerde bir pop-up pub ile Londra barlar rehberinde yerini alan genç ikili Michael Sager ve Charlotte Wilde şarap severleri tasarımıyla göz dolduran karizmatik taburelerinde ağırlıyor. Her yerde bardakla tadamayacağınız seçkilerin yanında klasikleşmiş isimler de mevcut menülerinde. Üstelik Londra gece hayatında şarap yerine bira ile açılış yapmak isteyenleri Five Points şişelerinden de haberdar etmiş olalım.

Hoi Polloi:

Yunanca’da çoğunluk, halk ya da işçiler anlamına gelen Hoi Polloi Shoreditch şubesiyle Londra’nın en ünlü restoran barlarından biri. Retro çizgilerle modern İngiliz brasserie ruhunu harmanlayan bu şık mekânda günün her saati şımartıcı bir tabakla Londra alışveriş turuna ara vermek mümkün olduğu gibi akşamüstü atıştırmalıklarının yanında sert bir içki almayı da tercih edebilirsiniz. Eski İngiltere’de sokak ağzı olarak bilinen kelimeler burada ihtiyar delikanlıları çağırırcasına burbon ve tekila çeşitlerine verilmiş. Gidip de bir ‘efemine erkek’ anlamına gelen ‘Omi-Polone’ ısmarlamayı ihmal etmeyin.

Boujis London:

Sosyetenin bir başka gözdesi olan Boujis, büyük bir tadilatın ardından yeni yüzüyle tekrar açıldı. Bir zamanlar Türkiye’den Londra’ya gidenlerin mutlaka gittikleri bir yerdi. Sanıyoruz eski hayranları, yeni halini görmek için kendisini Londra’da yapılacaklar listesine ekleyeceklerdir.

Müzikaller

Londra gezisi, en az Broadway kadar müzikalleriyle ünlü. En iyi oyuncular, en iyi bestekârlar ve en iyi yönetmenler burada izleyiciyle buluşuyor. Biletlerinizi internet üzerinden alabilir, böylece yer bulma ihtimalinizi artırabilirsiniz. Henüz görmediyseniz, artık birer klasik haline gelmiş Londra’da mutlaka görülmesi gerekenlerden Mamma Mia, Lion King, Chicago, Billy Eliott, Les Miserables ve The Phantom of the Opera’yı öneririz. Eğer yenileri merak ediyorsanız kesinlikle Matilda’yı görmelisiniz. The Bodyguard ve Book of Mormon da çok beğenilen ve iyi eleştiriler alan oyunlardan. Siz siz olun, Londra şehir turuna başlamadan önce programda neler varmış bir öğrenin...

Alışveriş

Matches:

Londra’da alışveriş için Harvey Nichols’a benzer bir alternatif bir arıyorsanız, Matches, aradığınız yer. Balenciaga, Alexander McQueen, Richard Nicoll ve Christian Louboutin, işbirliği yaptıkları butiklerden sadece birkaçı.

James Lock & Co. & Phillip Treacy:

İngiltere ve şapka birbirlerini çağrıştıran ve bir araya her geldiklerinde viski ve puro içen yaşlı dostlar gibiler. James Lock & Co, Londra gezisinden orijinal bir İngiliz şapkası almadan dönmek istemeyenler için 1676’dan beri hizmet veriyor.

Wolf & Badger:

Londra yaşayan genç tasarımcıların ürünlerini bulabileceğiniz bir mağaza. Şapka, gözlük gibi aksesuarlar ve çay takımları da bulunuyor.

Tatty Devine:

Tatty Devine, tasarım takılar ve bereleri bir araya getiriyor. Burada işlerini bulabileceğiniz tasarımcıların bazılarını İstanbul’daki mağazalardan da tanıdığınızı fark edeceksiniz. Onların tarzına yakın, başka tasarımcılarla tanışmak için Londra alışveriş listesine ekleme yapabilirsiniz.

Darkroom:

Genç ve radikal işler yapan tasarımcıların buluştuğu mağaza. Çantalar, takılar, havlular, yastıklar, defterler, ofis malzemeleri, ev eşyaları ve daha pek çok kategoride geleceği parlak tasarımcıların elinden çıkmış oldukça yaratıcı ve şık şeyler alabilirsiniz.

Flashback ve Phonica:

Londra’da ne yapılır pek emin olamıyorsanız plakçıları gezinmenin âdeta bir ritüel olduğunu hemen ısrarla söyleyelim. Şehri bütün yönleriyle keşfetmek isteyenler ve hali hazırda long play mecnunu olanlar, tura Flashback ve Phonica ile başlayabilirler. Dolaşırken rastlayacağınız küçük dükkanların da sürpriz hazinelerle dolu olabileceğini unutmayın.

Folklore:

Ev ve yaşam alanında kullanışlı ve dikkat çekici ekolojik tasarımları mağazalarında sergileyen Danielle ve Rob Reid, ürünlerinin kalitesine ve dayanıklılığına özellikle dikkat ediyorlar. Ürünler arasında en ilgi çekici olanlar geri dönüşüme uygun kâğıt ve kartondan yapılmış lambalar. Eskimiş ahşap parçaları görünümlü duvar kâğıtları da alışılmışın epey dışında. Folklore Londra’da görülecekler arasında kısacası.

Neal’s Yard Daily:

Burayı gördükten sonra, kendi öz iradenizle ‘peynir ekmeğe talim etmek’ isteyeceksiniz. Bu kadar çok iyi peynir bir araya Fransa’dan sonra bir de burada bir araya getirilmiş olabilir.

Cyber Candy:

Cyber Candy, bilimkurgusal bir kaza sonucu, başka bir boyuta girmişsiniz hissi yaratabilir. Renk renk bir sürü şeker kutusunu bir arada görmek, insanın gözünü alıyor önce. Aslında, Noel Baba’nın bunca zaman size getirmediği çikolata ve şekerleri nereye sakladığını Londra’da görülmesi gereken farklı bir mekânda keşfetmiş oluyorsunuz. True Blood içecekleri, Darth Vader’lı, Pac-Man’li şekerler ve daha aklınıza gelebilecek her türlü diş düşmanı burada.

Geo F Trumper:

Londra’nın en iyi erkek berberi. Son derece old-school bir berber dükkânı stili var. Kendi isimlerini taşıyan banyo ürünleri, sabunlar ve mendillerle, bir İngiliz beyefendisinin her türlü kişisel bakım ihtiyacını da karşılıyorlar. İster Londra alışverişi için gidin, ister de yeni bir saç stili için.

Kitap Alışverişi

İngiltere’nin pek çok ünlü yayınevi var. Elbette Londra’da bunların kendi kitabevlerini bulmak mümkün. Ancak Notting Hill filmindeki gibi, yalnızca belli bir özelliğe sahip kitapları satan butik kitapçılar arıyorsanız birkaç seçeneği aşağıda bulabilirsiniz.

Persephone Books:

20. yüzyılda basılmış ancak hak ettiği ilgiyi bulamamış, çoğunlukla da yazarı kadın olan kitapları yeniden basıyorlar ve Londra şehir rehberinde yer alan Conduit Street’teki şirin dükkânlarında satışa sunuyorlar.

Quinto Bookshop ve Skoob Books:

İkinci el veya antika kitap arayanların kendilerini saatlerce kaybedebilecekleri iki dükkân. Quinto Bookshop, ikinci el kitaplara bir kat ayırmış olsa da daha çok antik kitap koleksiyonu için Londra’da görülmesi gereken bir yer. Skoob’da da tesadüfen antika kitaplar bulmak mümkün ancak daha çok ikinci el kitaplar bulunduruyorlar.

Books for Cooks:

Adından da anlaşılabileceği gibi yalnızca yemek kitapları satan bir yer. Ayrıca içerideki kitaplardan seçilip denenmiş lokmalık yiyecekler de oluyor.

Claire de Rouen:

Londra alışveriş rehberinde yalnızca fotoğraf sanatı üzerine kitap ve fotoğraf kitapları satmalarıyla yerlerini alıyorlar.

Clerkenwell Tales:

Burada her aradığınızı bulamazsınız ama her kitabın güzel gözükeceğinden emin olabilirsiniz. Clerkenwell Tales, daha çok kapağı ve baskısı özel olarak tasarlanmış koleksiyonluk kitaplar satıyor.

Daunt Books:

Upuzun meşe rafları, kütüphane nostaljisi yaratıyor. Daunt Books’ta kitaplar yazar isimlerine veya kategorilerine göre değil ülkelere göre ayrılıyor. Dolayısıyla şiir, roman, seyahat ve yemek kitaplarını aynı rafta görme ihtimaliniz çok yüksek. Londra turunu bitirmeden görmenizi tavsiye ederiz.

Gosh!

Çizgi roman meraklıları için Londra’da nereye gidilir sorusuna verilen en neşeli cevap Gosh! İçeri girdiğinizde sakin olmaya çalışın.

Müzeler

Tate Modern, Tate British, Victoria & Albert, British Museum ve Natural History Museum’u gezdiyseniz, sıra bunlarda demektir:

The Wallace Collection:

The Wallace Collection, 25 galeride önemli eserleri bir araya getiriyor. Koleksiyonu daha çok 18. yüzyıl Fransız tabloları, mobilyalar ve porselen işlerden oluşuyor. Londra müzeler rehberinde yerini alan üye, Manchester Meydanı’nda; Fransız, İngiliz, Hollanda ve Flemenk ekollerinden eserler var. Bunların arasında Rembrandt ve Velazquez gibi sanatçılara ait eserler var. Müze 5500 parçanın üzerinde sanat eserine sahip.

Tea Building:

1930’larda pastırma fabrikası olarak inşa edilmiş. Şimdilerde sanat menajerlerinin, moda tasarımcılarının ve sanatçıların bir araya geldiği bina Londra’da görüleceklerden. Burada hem atölyeleri var hem de galerileri. Hem birbirlerinin yaptıkları işleri takip edebiliyorlar, hem de işlerini takip eden insanlarla bir araya geliyorlar.

Bilim Müzeleri:

Londra’da tıp ve bilim üzerine çok ilginç müzeler var. Bunlardan Hunterian, Fleming Museum ve Freud’un müze evi Freud Museum Londra müzeleri arasında en ilgi çekici olanları.

Çay ve Kahve Müzeleri:

Bramah Çay ve Kahve müzesi, dünyada kahve ve çay tarihine adanmış ilk müze. Ayrıca Twinings’in de küçük bir müzesi var. Önünden geçerken içeri girip bakmakta fayda var.

Gitmeden Önce Göz Atılacaklar

Klasikleşme yolundaki filmler:

"Love Actually", "Match Point", "Notting Hill", "Bridget Jone’s Diary" ve "Closer", Londra’daki yaşamı yansıtan kült filmler haline geldi. Çoğu Amerikan yapımı olsa da, şehrin nabzını iyi yansıttıkları söylenebilir. Bunlara ek olarak birkaç öneriyi ön plana çıkarmak istedik.

'About A Boy':

Hugh Grant, kendisinden başka kimseyi umursamayan bir mirasyediyi oynuyor. Kendisine çaresizce model olabilecek birini arayan ergen bir çocuk, zorla hayatına giriyor. Tahmin edilebileceği gibi her ikisi de birbirinin hayatını etkiliyor, değiştiriyor. Hikâyesi çok orijinal olmasa da güzel anlatılmış bir komedi dram. Buradaki ergen çocuğun daha sonra ekranlara ‘Skins’deki Tony olarak döndüğünü de not düşelim.

'28 Days Later' ve '28 Weeks Later':

Post apokaliptik zombi filmlerinden hoşlanmayanların bile ilgisini çekmiş olan seri. Londra’da hayatın nasıl olabileceği ihtimallerinden birini görmek için izlenebilir.

'V for Vendetta':

V for Vendetta da Londra’yı konu alan bir başka distopik gelecek anlatısı. Wachowski kardeşlerin yapımcılığını üstlendiği filmde Natalie Portman önemli bir performans sergiliyor.

'Alfie':

Bir romandan iki kere uyarlanan filmin her iki versiyonu da görülmeye değer. Londra’nın en çapkın erkeği Alfie’yi 1966 yılında Michael Caine ve 2004 yılında da Jude Law oynamıştı.

'From Hell':

19. yüzyılın sonlarında geçen film, Viktoryen dönemin son izlerini, Sanayi Devrimi’nin etkilerini Londra ve Jack the Ripper üzerinden anlatıyor.

İngiliz Yapımı Diziler

İngilitere son yıllara dizileriyle Amerika kadar isminden söz ettirmeye başladı. Bunların bir kısmı da Londra’da geçiyor.

'Coupling' ve 'Black Books':

Coupling artık eskimiş bir örnek. Daha sonra Amerikan versiyonu da yapıldı. Ancak İngiliz yapımını henüz izlemediyseniz izlemenizi öneririz. Black Books, ikinci el kitap satan aksi bir adam ve iki arkadaşının hikâyesini anlatıyor. Her ikisi de sitcom diziler olduğu için şehir pek görünmüyor. Ancak Londra’da hayat hakkında ipuçları veriyorlar.

'Misfits':

Son yılların en çok tartışılan ve konuşulan dizilerinden biri. Güneydoğu İngilitere’de geçen bu hikâyeyi mutlaka izlemelisiniz.

'Neverwhere':

Neverwhere, Nail Gaiman’ın yazdığı, 1996’da gösterimi başlayan bir televizyon dizisi. Neil Gaiman, daha sonradan bu fantastik Londra hikâyesini roman haline getirdi. Hikâyenin televizyon dizisi, roman ve çizgi roman versiyonlarını bulmak mümkün.

Aman Aman!

Şemsiyenizi mutlaka yanınıza alın. Ya da varır varmaz, Londra’da ziyaret edilecek yerlerden olan James Smith & Sons’dan bir şemsiye kapın.

Sıkıcı Bilgiler

Havaalanından şehir merkezine taksi 55-65£ civarında tutuyor.

%10 bahşiş yeterli. Bazı restoranlarda, servis ücreti dâhil edildiğinden, hesabı kontrol edip ona göre hareket etmekte fayda var.

Pek çok Londra müzesini herhangi bir ücret ödemeden gezmenizi sağlayan London Pass, 1 gün için 49£, 2 gün için 68£, 3 gün için 81£ ve 6 gün için 108£.

Şehir içinde bisiklet kullanımı her geçen gün artıyor. Bisiklet kiralayan ve satan dükkânlara rastlamak mümkün.

Söz Şehirlerde

Ben Londra

“Ben Londra”

Şehirler ve Yürüyüş Rotaları

Londra

18 saatte “Londra”

Yaşayanların Kaleminden

Nilüfer Numanoğlu Atalay'ın gözüyle Chelsea/Londra

“Nilüfer Numanoğlu Atalay'ın gözüyle Chelsea/Londra”

Eylül'de Nereye?

Eylül'de Nereye?

“LONDRA”