Melbourne Elinizin Altında

Avustralya’nın 6 eyaletinden biri olan Viktorya’nın başkenti Melbourne. Her konuda Sidney ile yarışa girmiş olsa da şehir tohumunda sakladıklarıyla doğal olarak pek çok fark arz ediyor. Melbourne’de sizi mutlu edebilecek ne varsa bulabileceğiniz iddiası gerçekten karşılıksız değil. İngiliz İmparatorluğu’nun himayesinde yeni kurulmuş sayılabilecek şehir 2. Dünya Savaşı’nın ardından her ülkeden ve kimlikten göçmenleri ağırlamaya başlamasıyla birlikte kısa bir süre içinde fazlaca değişmiş. İyi ki de öyle olmuş, zira Melbourne’ü 'en yaşanılası şehirler' listesine sokan özelliklerin başında ılıman iklim ve kentin geneline yayılmış egzotik atmosferden nasibini alan ve beraberlerinde kendi kültür miraslarını da taşıyan onca Yunan, Türk, İtalyan göçmen nüfus geliyor.

Kıyılarında uzanan okaliptüs bitkileriyle şehrin içinde kıvrılan Yarra Nehri ve çevresindeki yürüyüş parkurları gezgin ruhlar için en iyi keşif rotaları olmakla beraber kentin meşhur dar sokaklarına girip yerel bir kahve dükkânından samimi bir mahalle pub’ına geçiş yaparken kaybolmanın keyfine paha biçilemez.

Hayat dolu insanların kendilerini umarsızca güneşe teslim ettikleri St. Kilda plajı, aklınıza gelen herhangi bir sporu yapıp uzun arındırıcı yürüyüşlere çıkabileceğiniz muhteşem Fitzroy Bahçeleri, şehrin dinamizmini ölçebileceğiniz gökdelenlerin bulutlara uzandığı Southbank, her yıl çeşitli kültür şovları için cıvıl cıvıl insanların rahatça serilip vakit geçirdiği Federasyon Meydanı ve yürürken kendinizi kaybetmekten zevk alacağınız mini mağaza, kitapçı, kafe ve pub’ların dizildiği nostaljik dar sokaklarıyla Melbourne dönüş bileti alınmayan bir seyahat planı gibi.

Melbourne

En iyiler

Park Hyatt:

Şehir merkezinde tüm ihtiyaçlarınızı karşılamak üzere bekliyor Park Hyatt. Modern mimariyle yorumlanmış Viktoryen tarz, pencereleri St. Patrick Katedrali ve arındırıcı Fitzroy Bahçeleri’ne açılan otele pek yakışmış. Finans bölgesinde yer alan bu beş yıldızlı otel, 240 oda ve süiti modern mutfak tariflerinin sunulduğu Radii restoran ve spa seçenekleriyle lüks adına her türlü hizmeti sunuyor.

Crown Metropol:

Crown Metropol, en üst katında tüm şehir manzarasını ayaklar altına alan kapalı havuzuyla beş yıldızlı otellerin arasında en 'havalılarından'. A’dan z’ye konfor ve teknolojiyle donanmış odalarda kendi beklentilerinize göre 6 farklı seçim yapmak mümkün. Gastronomi kısmına gelince, şehre dağılmış Crown imzasını taşıyan birçok restoranı da ayrıca deneyebilirsiniz.

Langham Melbourne Hotel:

Melbourne’de yapılması gerekenler listesinde bulunan keyifli bir Southbank yürüyüşüne başlamak için ideal bir nokta Langham. Yarra Nehri’ne yakınlığı ve son derece zarif dekora edilmiş iç dekorasyonuyla göz dolduruyor otel. Kalacakları odaları özel olarak planlayan konuklara, tercihlerini, geniş ve özel bir tasarımla dizayn edilmiş süitlerden yana kullanmalarını tavsiye ederiz.

Sofitel Melbourne:

Şehrin en iyi otellerinden biri olan Sofitel Melbourne, Gotik dönem göz alıcı kiliselerin ve büyük tiyatroların bulunduğu, alışveriş tutkunlarının ve sanat severlerin mutlaka teftişe çıkmak isteyecekleri, dinamik bir bölgede. Üstelik şehre kuşbakışı bakabileceğiniz ve tüm lükslere cevap veren 363 odası bu oteli çok daha güzel kılıyor.

The Lyall Hotel:

The Lyall Hotel, konaklama konusundaki aradıkları ilgiyi butik otellerde bulanların tercihi. Burada en geniş formlarda tasarlanmış 40 adet süiti ve her odaya özel balkonları ve Avusturalya işi şık mobilyaları ile otel, butik keyfi yaşamak isteyen misafirlerini bekliyor.

Bunlara Da Bakmaya Değer

Adelphi:

Adelphi Hotel, Avustralya’nın ilk butik otellerinden, üstelik dünya çapında hazırlanan listelerde “tatlı” konseptli oteli olarak büyük bir ilgiye mazhar olmuş. Misafirlerine sunduğu 39 odada biraz funky biraz endüstriyel diyebileceğimiz özgün ve şehrin renkli dokusunu da yansıtan sıradışı bir iç dekorasyon düşünülmüş. Ancak Adelphi’yi sıradışı yapan şey sadece bu da değil, Melbourne’ün en güzel yürüyüş rotalarından birine Flinders Lane’e bakan bir teras havuzu ve enfes tatlıların, otelin konseptine uygun olarak servis edildiği The Om Nom restoran da hesaba katılmalı. Kısacası Adelphi, şehrin en hip otellerinden biri olma özelliğini hiç kimselere kaptırmayacak gibi duruyor.

The Blackman:

Şehir merkezinde finans bölgesinde bulunan The Blackman adını, Avustralyalı romantik ressam Charles Blackman’den alıyor. Alice Harikalar Diyarı serisiyle adını duyuran sanatçının eserleri ve portreleri otel duvarlarını süslemekle kalmıyor, sanatçının resimlerinde yarattığı o hülyalı havayı mekânın her yerine taşıyor. İster koyun muhteşem manzarasına ister de Melbourne caddelerine baksın, odalar sadece süitlerden oluştuğu için epey geniş. Blackman tablolarıyla donatılmış 209 oda, dekorasyon dergilerinden fırlamış, sizi ömür boyu orada tutmak ister gibi. Üstelik bu tasarım harikası odaların çoğunda mutfak gereçleri ve oturma odası gibi bölmelerin bulunması Melbourne’deki ziyaretinize bir de ev sıcaklığı katıyor.

Tolarno Hotel:

Tolarno’nun hikâyesi, Melbourne’ün en iyi butik otellerinden biri olmasının da öncesine dayanıyor. Dönemin en bohem sanatçılarına ve ortamlarına ev sahipliği yapmış otel yine sanatçı Mirka Mora ve eşi tarafından devralınmış. İnsanın içini taze şehir havasıyla dolduran farklı süit seçeneklerinin yanında mutlaka görülmesi gereken geniş bir resim seçkisi mevcut. Otelin, St. Kilda’nın rengârenk kafelerine ve kumsalına bir tık kadar yakın olması ise en büyük artı.

The Prince:

1800’lerde yapılmış okyanus kokulu The Prince Melbourne’ün aynı zamanda en büyük otellerinden. Modern ve şık tasarlanmış 39 odası Port Philip’in temiz havasıyla dolarken, ödüllü otel restoranı Circa Ashly Hicks ve Lyndon Tyres imzası taşıyan biftek, ördek ve istridye tarifleri en taze tabaklarda sizleri bekliyor. Yerel üreticilerden temin edilerek hazırlanan organik porsiyonlar hayal kırıklığına uğratmıyor.

Öğle Yemeği İçin En İyi Adresler

France-Soir:

Gay mahalleleriyle dikkat çeken South Yarra’da bölgenin tüm dinamizminin hissedildiği Toorak Road’da klas bir öğle yemeği yemeye hazır olun. Fransız mutfağının spesiyalleri üzerine çalışan Joachim Inacio kendine has pişirme uslübuyla 1986’da oluşturulan menüye kişilik kazandırmış. Dışarıdan baktığınızda mütevazı bir mahalle restoranını (tıpkı diğer kallavi Fransız restoranları gibi!) andıran mekân Hollywood yıldızlarından Beyaz Saray temsilcilerine kadar her daldan ünlüyü ağırlıyor. Bu Fransız bistrosunun hakkını verebilmek için elbette soğan çorbası, salyangoz, tavşan gibi klasikleri ve özellikle de 'crepes suzette’i denemenizi salık veriyoruz.

Gazi:

Adını, Atina’daki havagazı fabrikasıyla ünlü Gazi mahallesinden alan restoran 'Yunan eli değmiş gibi' dedirten her sofranın en başına oturanları davet ediyor. Yunanistan’dan sonra tahminen en çok Yunan nüfusu barındıran Melbourne’de birçok Yunan restoranı mevcut. Gazi’de ister Dirty Hellenic Food konseptine girin, ister 10 mezeden oluşan karışık menüye, özel Yunan aromaları, biberiye, zeytin ve Yunan yoğurdu ile yapılan enfes kokteylleri denemeden gitmeyin.

Speakeasy:

Küçük bir dükkân hissi uyandıran Speakeasy, adının gereğini yapıp, temponun hiç inmediği Chapel Caddesi’ne sinsice kapağı atmış gibi duruyor. Ancak bu sizi yanıltmasın, Melbourne’de hip bir restoranda öğle yemeği yemek, arkadaşlarıyla hoş vakit geçirmek isteyen kalabalık grupları ağırlayabilecek derecede geniş bir mutfak, salon ve canlı bir terasa sahip burası. Pazartesi hariç öğle yemeği servisinin olduğu mekânda doyurucu bir steak sandviç seçebilirsiniz pekâlâ.

Hawthorn Common:

Hawthorn Common’a girdiğinizde sizi ilk karşılayan beyaz duvarların üzerindeki ekip çalışanlarının büyük portreleri oluyor. O kadar özgür, o kadar neşeli bir his geçiriyor ki fotoğraflar nedenini bulmak istiyorsunuz. Öğreniyoruz ki, bir kafeden beklenmesi güç bir ihtimamla kendi unlarıyla kendi fırınlarında yaptıkları ekmekleri ve kendilerinin çektiği kahveyi sunuyorlarmış konuklarına. Göz alıcı menülerinde, Vue de Monde’un eski şefi Stefano Rosi’nin imzasının bulunması da cabası. Sakin ve güneşli bir öğle yemeği için ilk ziyaret edilecek yerlerden biri Hawthorn Common.

Ladro:

10 yıl önce Ingrid Langtry ve Sean Kierce çiftinin ilk açtıkları şubenin ardından şehirde pizzalarıyla ün salmış mekân ikinci şubelerini de açmış bulunuyor. Kapıdan içeri girdiğinizde sizi karşılayan endüstriyel hava biraz da konuk sever sahiplerin orijinal mesleğinden ileri geliyor. İç dekorasyonun sadeliği odun ateşinde pişen çıtır çıtır pizzalar ve günün eti gibi dumanı üstünde tabaklarla birleştiğindeyse varın siz hayal edin neler oluyor! Biz menüye yeni eklenmiş, domates kıyılmış sarımsak ve kapariden oluşan yeni lezzetleri “sud-pizza”yı denemenizi tavsiye ediyoruz.

Akşam Yemeği İçin En İyi Adresler

Vue de Monde:

Finans merkezinde bulunan Rialto gökdeleni şehrin en uzun binalarından olmasıyla bir Melbourne ikonası âdeta. Vue de Monde ise bu binanın 55. katında kendine yer edinerek konuklarına şehrin tüm gece yaşantısını, ışıl ışıl parlayan siluetini görme fırsatı sunuyor. Ufuklarının okyanusa açıldığı manzara eşliğinde Vue de Monde’un şefi Shannon Bennett izlerini taşıyan deniz mahsullü porsiyonları denemeden ayrılmayın.

Cutler & Co:

Gourmet Traveller’ın 2014 ödülünü alan Cutler & Co, ilk etapta metal malzeme üretiminin yapıldığı bir fabrikadan dönüştürülerek dizayn edilmesiyle dikkat çekiyor. Yüksek tavanlı, geniş duvarların çevrelediği bu mekânın emektarlarından, masanın ortak spesiyalitesi olan domuz ızgarayı es geçmeyin.

Moon Under Water:

Adını, George Orwell’ın hayalindeki pub’ı uzun uzun anlattığı bir hikâyesinden alan Moon Under Water sıradışı bir pub-restoran deneyimi sunuyor. İster kendinizi bara atıp buz gibi Carlton Draught’ları yudumlarken Melbourne’ün en leziz peynir sarmalarını atıştırın, isterseniz de beyazların hâkim olduğu salonu andıran restoran bölümünde Andrew McConnell ve Josh Murphy şeflerin ellerinden çıkan fiks menüye yönelin. Her hafta değişen fiks menüde damak zevkinize göre bir tarif bulabileceğiniz gibi biz yine de özel sos ve tatlı Fransız şarabıyla hazırlanan Rottnest Adası taraklarına bir göz atmanızı tavsiye ederiz.

Florentino:

Bir ailenin kültür mirası diyebiliriz aslında Grossi Florentino için, zira Melbourne’ün en meşhur caddelerinden Burke Street üzerindeki bu mekânın doğumu 1870’lere dayanıyor. Üst katında şehrin en iyi İtalyan yemeklerinin sunulduğu oda hâlâ ailenin adını taşıyor: The Wynn Room. Henüz 1930’larda uluslararası bir üne ulaşmasında, restoranın duvarlarında çalışılmış Rönesans sanatının da payı vardır diye düşünüyoruz. Grossi Florentino’nun üst katında karışık tabak menüsüyle her lezzetin tadına bakabilir, zemin kattaki Florentino Grill’de yerel ızgara porsiyonlarının İtalyan yorumlarına dalabilirsiniz. Ancak ne yaparsanız yapın, Grossi fertlerinin şarapla ilgili engin ufuklara sahip olduğunu ve bu doğrultuda oluşturdukları şarap seçkisini Cellar Bar kısmında bulabileceğinizi unutmayın.

Gingerboy:

Geniş caddeleri terk edip kenti gerçek bir yerli gibi dolaşmaya başladığınızda dar sokakların birinde karşınıza çıkıyor Gingerboy. Birçok restorana göre daha makul fiyatlarla karşımıza çıkan bu hip mekânda, yerel Avustralya tariflerinin Asya usulü sokak yemeklerini andıran tekniklerle yorumlanışını buluyoruz. Hızlı, pratik ve renkli bir akşam yemeği için oylar Gingerboy’a!

Atıştırılmalı!

Market Lane Coffee:

Market Lane Coffee Melbourne denince ilk akla gelen şehrin yerel alışveriş pazarının kurulduğu Queen Victoria Market’ın hemen yan caddesinde ara sokakta sizi bekliyor Market Lane Coffee. Bu kahve tutkunu ekibin yaptığı en büyük iyilik, dünya üzerindeki en iyi kahve üreticilerini bulup en leziz kahveleri Melbourne’de çekmek ve elbette kahveyi tek başına 'ana öğün' mertebesine çıkaracak kadar ileri gidenler için sunmak.

Cafenatics:

Cafenatics’in 2004’te ilk açılan şubesinin ardından kahve alanında öne çıkan deneyimli bar ekibi sayesinde şehrin en hareketli merkezlerinden Central Business District’de 9 şube daha açılmış. Farklı aromaları denemek isteyen misafirler kendilerini iç rahatlığıyla bu eğitimli ekibe bırakabilir, önlerine gelecek fincanların yanında günlük çıkan muffin, kruasan gibi tatlılıkların keyfine varabilirler.

Little Bean Blue:

Melbourne’ün ruhunu yansıtan Collins Street’in hemen arka paralelindeki “mini” Collins Street üzerinde yer alıyor Little Bean Blue. Şehrin en hareketli noktalarına yapacağınız yorucu ziyaretlerin arasına not edebilirsiniz bu rahat ve özgür hissettiren kahve dükkânını. Melbourne keşiflerine başlamadan önce enerjiyle dolmak üzere alacağınız sıkı bir kahvaltı noktası da olabilir burası, sadece kaliteli kahvenin tadına varmak için geleceğiniz bir yerde. Yani, deyim yerindeyse çok amaçlı, pratik bir yer Little Bean Blue.

The National Hotel:

The National Hotel, gerçek bir otel olmamasına rağmen müdavimlerine neredeyse gerçek bir otel konforu sunuyor olmasıyla adının hakkını veriyor diyebiliriz. Geniş bir alana yayılmış endüstriyel bir ambiyansa sahip stil sahibi iç tasarımı, mekânı 5 ana bölüme ayırmış. Bir barı 'bar' yapan en önemli parça ise iyi bir servis sunmak adına bu 5 bölüme de uzanıyor. The National Hotel tüm Richmond sakinlerine ve enternasyonal müdavimlerine bu uzayıp giden bar üzerinde 'Bloody National'larınızı yudumlayıp saatlerce sevdiklerinizle laflayabileceğiniz bir ortam yaratıyor.

The Emerson:

The Emerson’da gece hayatına dair her aradığınızı bulmak mümkün. Çatı katında gizli tuttuğu terası South Yarra’dan Central Business District’e kadar tüm şehri önünüze seriyor. Gün batımında bu nefes kesen terasta elinize “fresh” bir kokteyl alıp bulutların üzerinde seyretmenin tadını çıkarabilir ardından saatler ilerledikçe gizli saklı bölmelerden oluşan lounge tarafına ufak adımlar atabilirsiniz.

Eve:

Melbourne’den kimsenin yapmadan dönmediği klasik bir Southbank turundan döndünüz. Aynı zamanda her türlü kültürel faaliyetin doldurduğu bu bölgede gece planlarını yapmak üzeresiniz. O halde adresiniz, 2011’de en iyi gece klübü ilan edilen Eve. 70 ve 80’lı yılların ışıltılı disko esintilerini bulabileceğiniz mekân gerçekten şık bir tasarımla ağırlıyor misafirlerini. Red Dragon Room, Green Garden Room gibi farklı konsept bölmelerden oluşan barda karşınıza her an ünlü bir moda ikonu çıkabilir.

Camino:

Şehrin en iyi gece kulüplerinin başında geliyor Camino ve size pek başka bir ayrıntı düşünmenize fırsat vermiyor; zira pembe ve mavi neon ışıklarla donanmış VIP bölmelerden oluşan ve en iyi DJ’lerin gece boyunca oturmaya müsaade etmeyen R&B ve hip hop ritmlerini seçkilediği mekânda gerçek bir “party” anlayışıyla karşılaşıyorsunuz.

Boutique:

Boutique, bir Phahran klasiği olarak gece durakları listesinin en eskilerinden biri. Üstelik eski popülaritesi hâlâ tüm temposuyla sürüyor. Özel bar bölmelerinden oluşan kırmızıların hâkimiyetindeki mekân, şampanyalarını yudumlarken 80 ve 90’lı yılların canlı disko parçalarıyla gündüzleri uyanmak istemeyenleri ağırlıyor. Boutique’de Kool and The Gang’e “She’s so fresh” diyerek eşlik edilen dakikalarda ünlü simalara rastlamak da mümkün.

Alışveriş

Grace:

Paris ve New York’un sükse yapmış markalarının koleksiyonlarını bir arada toplayan Grace’de gündelik takımlardan abiye parçalara kadar her aradığınızı bulabilirsiniz. Yalnızca kadın müdavimlerine hitap eden mekânda keyfinizce dolanabilir, mağazanın içinde bulunan Sensory Lab’de kendinize sert bir espresso’yla takviye yapabilir ve gardrobunuza yakışacak son modelleri seçmeye devam edebilirsiniz.

Incu:

Sidney merkezli Incu, şehrin farklı noktalarında bulunan 1 kadın ve 2 erkek şubesini Melbourne’e de taşımış. Marc by Marc Jacobs and Alexander Wang gibi markaların ürünlerine rastlayabileceğiniz gibi Incu esasında yerel ve alt kültür olarak tanımlanabilecek sokak modasına uygun isimlere ev sahipliği yapmayı ayrıca seviyor. Bassike ve Rittenhouse da bunlardan biri. Kendinizi şubeleri karıştırmadan doğru koordinatlara yönlendirdiğinizde Melbourne’ün renkli ruhunu yansıtan takımları keşfedip torbalara atmak an meselesi.

Cylk:

Chapel Street üzerinde alışveriş gönüllülerinin tam not verdiği bir mağaza: Cylk. Moda konusunda sadelikten yana tutum alan, zarif ama bir o kadar da şık bir parçayı dünyanın neresinde olursa olsun gözleri parlayan misafirlerin özellikle dikkatlerini çekeceği bir yer burası. Ustaca bir tasarım ve triko konusunda başarısını dünya çapında kanıtlamış, yurt dışından pek çok ünlü simanın da ziyaret ettiği Cylk’de gardrobunuzun en hoş triko takımlarını burada bulabilirsiniz.

Design a Space:

Design a Space, ilk defa 2006’da yerel tasarımcıların kendilerini moda vitrinlerinde görünürlüklerini artırabilmeleri için akla gelen harika bir fikir. Dünyada benzer örneklerinden anımsayabileceğiniz gibi burada da esas amaç Avustralya’nın kendine özgü çizgilerini yansıtan tasarımcılarına kendilerine ait bir alan açabilmek ve bu ana akım modanın çeperinde kalan orijinal parçaları müşterileriyle buluşturabilmek. Design a Space olarak 3 tane şube bulmak mümkün olduğu gibi erkek ve çocuklara özel seçeneklerin de olduğunu unutmayın.

Lululemon:

Büyük porsiyonlarda gelen leziz tariflerin tadına bakarak geçirdiğiniz Melbourne seyahatinden dönmek üzereyken aklınıza gelen ilk şey dönüş sonrasına not aldığınız yoga seansınız mı? O halde, bedeninizi arındırmaya başlamadan önce Melbourne’de her türlü yoga ve koşu takımlarını bulabileceğiniz Lululemon’a uğramadan olmayacak sanki!

Urban Attitude:

Her gittiği ülkeden mutlaka ufak tefek hediyelerle dönmek isteyen gezginlerin Melbourne’deki durakları Urban Attitude. İlk yerini St. Kilda’nın güzel mi güzel caddesi Acland Street’de açan dükkânın diğer şubeleri kısa bir süre içinde katlanmış. Özgün kutlama kartlarından sevimli mutfak süslerine kadar her telden bir hediye bulabileceğiniz Urban Attitude ayrıca 2012 Melbourne Design ödülünün de sahibi olmuş.

Happy Valley:

Happy Valley, alt kültür meraklılarının Berlin’i Barcelona’yı ve benzeri şehirleri alt üst ettikten sonra Melbourne için de benzer keşfi yapabilecekleri en nadide mekânlardan. City of Yarra’da bulunan Happy Valley, şu sıralar kariyerlerine yüksek topuklar ya da özel gömlek düğmeleriyle devam etmek zorunda kalsalar da plak arşivlerinden punk’ı eksik etmeyenleri ağırlıyor. Raflarda Ramones, Velvet Underground, The Smiths gibi grupların konser afişlerinin yeniden tasarlandığı kitapçıkları bulabilirsiniz.

Görülmesi Gereken Yerler

St. Patrick Katedrali:

St. Patrick Katedrali, Melbourne’de rastlayabileceğiniz neo-gotik tarzın en belirgin örneklerinden. East Melbourne civarında bulunan bu büyülü kilisede ilk ayinin hatırası 1858’e dayansa da resmi açılışı 1990’lı yıllara denk geliyor. Bu Katolik kilisesi şehrin en iç ürpertici ama aynı zamanda göz alıcı eserlerinden biri.

Museum Victoria:

Museum Victoria'nın bünyesindeki 3 müze sayesinde şehrin en kapsamlı müzesi unvanını hakkıyla taşıyor. Melbourne’ün sembollerinden Central Business District için 1837’de Hoddle Grid olarak tasarlanan mimariye referans olarak benzer şekilde inşa edilmiş Melbourne Museum. Burada şehrin hikâyesine en başından itibaren şahit olabilir, aborjinlerle ilgili her çeşit bilgiyi bulabilirsiniz. Ayrı bir bölümden oluşan Immigration Museum'da ise dünyanın dört bir tarafından gelip Avustralya’da kesişen sayısız insanın ve cemaatin deneyimleri, hatıraları, video-art’ları paylaşılıyor.

Australian Center for Contemporary Art:

İlk olarak 80’li yıllarda Avustralyalı sanat çevrelerinin bağımsız bir mekâna duydukları ihtiyaç sayesinde ortaya çıkan çağdaş sanat merkezi yolculuğuna ufak bir evde başlamış. Artan ilgi ve sergilerin başarısıyla 2002’de son halini alan Australian Center for Contemporary Art, artık hem modern ahşap mimarisiyle kentin dikkat çeken eserlerinden hem de düzenlediği galerilerle şehrin temel sanat merkezi.

Conservatory:

Melbourne için Fitzroy Gardens gibi yemyeşil ve uçsuz bucaksız parklara sahip olmasından ötürü genelde 'Avustralya’nın bahçesi' derler. Central Business District’e düşen yolunuzu güzel güneşli bir günde bu parklara çevirirseniz dünyanın en güzel çiçek sergilerinden biriyle karşılaşma ihtimaliniz yüksek. Parkın içinde bulunan Endülüsvari bir tarzda inşa edilmiş Conservatory’de çiçek türlerinin açılış dönemlerine göre 5 farklı sergi organize ediliyor. National Sport Museum: Bizim için futbol ne demekse 7’sinden 70’ine her Avustralyalı için de kriket o demek. Bu sebeple de ilk olarak 1853’te kapılarını açan ve tarihte Olimpiyat gibi uluslararası efsanevî bir organizasyona ev sahipliği yapmış olan Melbourn Kriket Sahası’nın hafızalarda yeri büyük. Bu sahanın bir parçası olan Ulusal Spor Müzesi ise 1956’da o sahada neler olduğunu hatırlamakta zorlananlar için var. Hergün 17:00’e kadar açık olan müzede spor tutkunlarını geniş bir arşiv bekliyor.

Kitaplar & Filmler

The Interview:

Craig Monahan’ın 1998 yapımı ilk filmi The Interview’de ana hikâye sorgu odasında geçiyor olsa da flashback sahneleriyle Melbourne’ü tanımaya koyulabilirsiniz. Üstelik bu film, baş tacı yaptığımız The Matrix, Lord of the Rings ve The Hobbit’den tanıdığımız eşsiz performansların sahibi Hugo Weaving’i görmek için bile seyretmeye değer.

Irresistible:

Melbourne’ün gündelik hayatına dair fikir edinebileceğiniz bir diğer film ise pek çoğumuzun çoktan izlediği evli çiftlerin kapanı şüphecilik üzerine kurulmuş olan Irresistible. 2006’da çekilen filmin baş rollerinde Susan Sarandon, Sam Neill ve Emily Blunt gibi yıldızlar yer alıyor.

Aman Aman!

1971’den beri tenis kortlarının en zorlayıcı isimlerine ev sahipliği yapıyor Melbourne. Avustralya Açık Tenis şampiyonasına denk gelebilecek gezginler ve spor severler şehrin tenisle imtihanına tanık olmak için mutlaka bir bilet alıp bu güneşli rekabete eşlik etmeli. The Yarra Valley, Melbourne’ün hemen yanında bulunuyor ve 19. yüzyıldan beri fakat özellikle 1920’lerden itibaren dünya çapında bir üne ulaşmış seçkin şarapların üretimine ev sahipliği yapıyor. Uluslararası şarap üreticileriyle ortak çalışmaların da yürütüldüğü bu doğa harikası vadi her yıl sadece şarap gurmelerini değil, alabildiğine yeşil tarlaların arasında tertemiz havayı içine çekmek ve bu zahmetli işin ilk adımlarına bizzat tanık olmak isteyen binlerce ziyaretçiyi ağırlıyor.

Sıkıcı Bilgiler

Büyük şehirlerde nereye gideceğinizi tam da bilmiyorsanız taksiler hayat kurtarabiliyor. Ancak diyoruz ki, Melbourne şehir içinde ulaşımın en rahat olduğu şehirlerden biri ve taksiye özellikle gün içinde hiç gerek yok. Yürüyerek veya tramvaya binerek aheste aheste dolanmanın tadını çıkarın. Bahşiş konusu bazen çok can sıkıcı meseleye dönüşebiliyor, özellikle de kültürünü tanımadığımız ülkelerde. Melbourne bu konuda hâlâ pek tahmin edilemeyenler arasında yer alıyor. Aslında kalıtsal bir gelenek olmamasına rağmen fikir ve alışkanlıklar değişebiliyor, o yüzden size “carpe diem” ve hislerinize güvenin diyoruz. Kentin aslında en ilginç tarafı uzun yıllara dayanan bir göç hikâyesine dayanıyor olmasının yanında koca bir okyanusun ortasında bulunan bir adada bulunması. Bu yüzden şehrin sokaklarını adımlarken tam kafanızın üzerinde yolculuklarını sürdürecek rengârenk muhabbet kuşları ve papağanlara hazırlıklı olun, paniğe kapılmayın.