St. Petersburg Elinizin Altında

Onun için akla gelen sayısız tabir var; 'Kuzeyin Venedik’i', Rusya’nın en Avrupai şehri ve dünyanın en büyük kentlerinden biri olarak anılıyor bu buzlar diyarının altın prensi. Neva nehrinin üzerine kurulmuş onlarca adadan oluşan ve soğuk havaların hiç son bulmadığı benzersiz kent: Saint Petersburg.

Gidip görmemiş olanlar için bile, uzak olmasına rağmen yakın bir kent burası zira kendisini yıllarca Dostoyevski’nin kumar borçlarını ödemek için yazdığı o şahane sayfalardan, Gogol’den ve daha nicelerinden dinlemiştik. Yaşam zordu, bazen rubleler yetmiyordu ama diğer yerlerden farklı akıp giden bir hayat vardı burada.

Çarlık Rusya’nın yüzyıllarca hüküm sürdüğü bu kent Kuzey’in gerçekten de Avrupa’sı olmuştu, özellikle Pedro döneminde yaptırılan benzersiz saraylarıyla... Karların hiç erimediği bu şehirde en çok onun ufuklarına yakışmış parıl parıl parlayan altın kubbeler. Hayatınızın en unutulmaz anlarını yaşayacağınız, Rus sanatından, şahsına münhâsır mutfağına pek çok yeni deneyim kazanacağınız ve nihayetinde üşüdüğünüzü hiç mi hiç hatırlamayacağınız bu kente hoşgeldiniz...

St. Petersburg

En İyiler

Belmond Grand Hotel Europe:

Belmond Grand Hotel Europe, St. Petersburg’un en büyük caddesi Nevsky Prospekt üzerinde 130 yıldır en ihtişamlı haliyle dikiliyor karşınıza. Tipik Rus sanatını keşfe çıkmak, 'Kuzey’in Venedik’i' olarak anılan şehri yakından tanımak için ideal bir başlangıç noktası. Dostoyevski’nin, penceresinden şehrin caddelerine dalıp Rusya’nın günlük hayatını resmettiği romanların, şu anki adıyla “The Dostoevsky Suite”’de yazıldığını bilmek bile insanı hislendiriyor. Otelin tamamına nüfuz etmiş Çarlık Rusya’sının şatafatlı dekorasyonu, şehrin tek özel havyar restoranı olan Caviar Bar&Restaurant’da devam ediyor. Bu karlı coğrafyanın en lezzetli havyarlarını ve buz gibi soğuk votka çeşitlerini denemek için kaçmaz bir fırsat.

Angleterre Hotel:

Şehrin en ışıltılı alışveriş noktalarına yürüme mesafesinde bulunan Angleterre Hotel’in klasik tarzda döşenmiş oda ve süitleri, St. Petersburg çıkartmanızda ziyaret etmeden geçmeyeceğiniz ünlü altın kubbeli St. Isaac Katedrali’ni gözlüyor. Otelin, İtalyan mutfağının en seçkin tariflerini sunan restoranı Borsalino’da katedrale karşı unutulmaz bir akşam yemeği almadan önce çağdaş St. Petersburg sanatının son ürünlerini sergileyen sanat galerisini de arşınlayabilirsiniz.

Hotel Astoria:

Kâh Lenin’e kâh Rasputin’e ve daha nicelerine ev sahipliği yapmış Hotel Astoria bir önceki yüzyıla has en aristokratik duruşuyla karşılıyor sizi. Tarihi şahsiyetlerin adım adım yürüdüğü yüksek duvarlı koridorların ardında 83 oda ve 86 süit pastel renklerde döşenmiş metropol zevklerinizi sonuna kadar tatmin edecek şekilde hazır bekliyor. Otelin bünyesinde Astoria Café, samimi ve sıcak ambiyansı ile Rus ve Avrupa mutfaklarının modern harmanlarını sunuyor. Diğer yandan Lichfield Bar şehri gezmek için akşam saatlerini de değerlendirmek isteyenleri sımsıkı bir votka yudumlamaya davet ediyor.

Four Seasons:

Four Seasons’ın Rusya’daki ilk oteli binanın 1820’deki şatafatlı oymalarına uygun olarak restore edilmiş. Bu yüzden kendinizi soylu bir kraliyet ailesi mensubu gibi hissetmeniz son derece doğal. Odalara gelince, iç mekânda son derece ferah tasarlanmış kayısı ve bej tonlarının hâkim olduğu toplam 177 oda ve 26 süit bulunuyor. Dahası, birer Narnia Kraliçesi gibi - ve elbette kral olacakları da unutmadan - masalsı kanallar boyunca karlar üstünde yapacağınız onca turdan sonra Four Seasons kalitesinde bir spa seansı şıkkı...

W:

Varaklar ve freskler bana göre değil, uyuduğum yer modern olmalı diyorsanız W otel tam size göre. Şehrin merkezinde St. Isaac Katedrali’ne ve meşhur Hermitaj Müzesi’ne yürüme mesafesinde. Rusya’daki ilk otelini St.Petersburg’da açan W’nun odaları en son teknolojiyle donatılmış. Otelin en keyifli bölümlerinden bir tanesi de Alain Ducasse ortaklığıyla açılmış miX restoranın, teras kısmındaki şehirde adından çokça söz ettiren partilere de mesken olan barı.  

Bunlara Da Bakmaya Değer

Kempinski Hotel Moika:

Moika Nehri’nin yanıbaşında konuşlanan Kempinski Hotel Moika 22 Çarlık döneminin ince dokumalarıyla 21. yüzyılın modernizmini bir araya getirmiş. Sade ahşap mobilyaları ve saray meydanına açılan geniş camları ile size bekleyenin Anna Karenina dünyası olduğunu söyleyebiliriz. Bu tarihi geçmişi biraz daha fazla yaşatmak isteyenler, teras katındaki Bellevue Brasserie’de Hermitaj Müzesi ve şehrin altın kubbeli siluetine karşı unutulmaz bir akşam yemeği alabilirler.

Taleon Imperial Hotel:

Taleon Imperial Hotel’in hikâyesi çok eskilere dayanıyor. Otel esasında bugün birçok insanın 'Deli Petro' olarak tanıdığı ancak Ruslar için Fatih Sultan Mehmet ile özdeş büyüklükte biri olarak anılan I. Petro’nun kız kardeşi Elizabeth için yapılmış sonradan da gerçek bir saray olarak yeniden yapılandırılmış. İşte böylesi bir geçmişe adım atacak burayı seçen konuklar. Üstelik Condé Nast Traveler dergisi tarafından dünyanın en iyi 100 otelinden biri ilan edilmiş. Yüklü anılarının yanında dinamik moda defilelerini de ağırlamaktan geri durmayan bir lobby’si mevcut. Toplam 120 oda ve süitinin her birinde ağdalı bir işçilik Çarlık Rusya’sına has bir dekorasyon düşünülmüş.

Sonya Hotel:

Dostoyevski romanlarına aşina olanlar ilk bakışta bu dört yıldızlı nadide otelimizin adını da nereden aldığını anlayacaklardır. Bilmeyenler için söyleyelim; Sonya, Dostoyevski’nin en meşhur romanlarından biri olan “Suç ve Ceza”’nın ana karakterlerinden. Diyebiliriz ki bu güzel kitaptan alınan ilham otelin tüm 173 oda ve süitinden, Metamorphos Restaurant’a kendisini iddialı ve kontrast renklerle ifade ediyor. İnce ve muzip bir ayrıntı: Geleneksel Rus mutfağının modern tarzda yorumlanmış tariflerinin sunulduğu restoranda menülerde sizi Dostoyevski alıntıları bekliyor olacak.

Original Sokos Hotel Olympia Garden:

Sokos Oteller grubunun St. Peterburg şubelerinden biri olan Olympia Garden fazla süsten arınmış, sadelik sevenlerin adresi konumunda. Otel, hem dış görünümü hem de iç dekorasyonuyla şehirdeki klasik çizgiden uzak, modern hatları ile dikkat çekiyor. Tutkuyu çağrıştıran canlı kırmızı tonların kullanıldığı odalarda modernliği bir kenara bırakmak da isteyebilirsiniz elbette, seçim sizin. Karnınızı nerede doyuracağınız kısmına gelince; rustik dekorasyonu ve rahat ambiyansıyla Fransmanni, Fransız Mutfağı’nın geleneksel tadlarını sıcacık servis edilen ekmekler ve çıtır çıtır yanan şöminesi eşliğinde servis ediyor.

Casa Leto:

Şatafattan çok samimi konukseverlik arayanların tercih edeceği Casa Leto “küçücük tefecik içi dolu fıçıcık” kabilinden bir otel. Aileden kalan miras 5 odalı ufak ama herkesin sizinle tek tek ilgilendiği yol gösterdiği bir otele dönüşmüş. Odalar epey geniş ve ferah. Üstelik hiçbir tur deneyiminizden edinemeyeceğiniz mantar toplamaya çıkmak, buzda balık tutmak gibi günlük St Petersburg aktivitelerinde size eşlik etmek için gönüllü olduklarını ilan ediyorlar. Şehri gerçekten bir St. Petersburglu gibi yaşamak, elinizde hiç unutamayacağınız hatıralarla geri dönmek için burası harika bir fırsat.

Öğle Yemeği İçin En İyi Adresler

Terassa:

Terrasa, şehrin en yüksek binalarından birinin en üst katında Nevsky Prospekt’i ve Kazan Bizim Leydi Katedrali’ni selamlıyor. Kış aylarında mekân terasla birlikte âdeta bir camla kaplanmış bir kış bahçesine dönüşüyor. Gökyüzünde hissedeceğiniz bu restoranda hem dünya mutfaklarının en gözde tariflerininin yanında Gürcü mutfağının spesiyallerinden muhteşem 'haçapuri'yi bile bulabilirsiniz.

Vodka Room No. 1

Vodka Room No.1, St. Petersburg’dan ayrılmadan önce mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerin başında geliyor; zira Gerard Depardieu’sünden Antonio Banderas’ına yıldızlar geçidine şahit olan mekân, 'en iyi konsept restoran' kategorisinde ödüllü. Yüksek tavanlı özgün mimarisini soluyarak yerleşeceğiniz özel odalardaki uzun masalar birkaç dakika içinde Rus mutfağının tavuk ciğeri gibi spesyalleriyle donanıyor. Restoran, bünyesinde barındırdığı 213 çeşit votkayla ayrıca gurur duyuyor, ki pek de yersiz sayılmaz bu gurur. Vodka Room No.1 efsane olma yolunda ilerlerken, bünyesindeki Rus Votka Müzesi’ni de gezdiriyor.

Capuletti:

Capuletti, iki katlı mekânı incelik ve rahatlığın bir arada düşünüldüğü ahşap ağırlıklı dekorasyonuyla İtalyan mutfağının güzelliklerini sunuyor Bolshoi Prospekt’de. Pazar günleri özellikle birkaç büyük markanın bulunduğu civarda alışverişten dönenleri ağırlayan restoranda leziz bir pizza ve salata, öğle yemeğini hafif geçirmek isteyenler için ideal.

Vox:

St. Isaac Katedrali ve Yazlık Saray gibi tarihi yerlere yapacağınız gezi sırasında şık bir mola için tercih edebileceğiniz bir nokta Vox. Zarif bir iç dekorasyona sahip restoranı ziyaret edenlerin başında şehrin creme de la creme tabakası geliyor. Öğle yemeğini burada yiyecek olan pizza ve spagetti çeşitlerine başvurabilirler.

Akşam Yemeği İçin En İyi Adresler

Palkin:

Palkin, sadece Nevsky Prospekt’in en eski binası değil aynı zamanda 19. Yüzyıl rusya’sının ilk restoranlarından. Burası şeflerin ilk defa Fransız mutfağını Rus mutfağıyla harmanlamaya teşebbüs ettikleri, gastronomi tarihinde ayrıca önemli olan bir yer. Palkin, dünyanın dört bir köşesinden gelen gurme misafirlerini öncelikle Putin’in muzip karikatürlerinin bulunduğu bir sanat galerisi ile karşılıyor. Ana salona geçtiğinizde ise duvarlardaki el işçiliği, oymalar ve kristal avizelerden geçmişte saray çevresine hizmet verdiğini anlıyorsunuz. Tarihi restoranın baş müdavimlerinden Tchaikovsky’nin en sevdiği yemek neydi bilemiyoruz ama burada Rusya kültürünün geleneksel biftekli soğuk çorbasının ardında balık spesiyallerini yahut soslu ördeğini tadabilirsiniz.

Tsar:

Sadece bir gün kraliyet ailesi mensubu gibi hissetmek isteyenlerin rüyalarını gerçekleştirmek 2008’de açılan restoran Tsar’a düşmüş. Tahmin edersiniz ki restoran, iç dekorasyondan tabak sunumlarına kadar her şeyde bu saraylılık endamından almış nasibini. Duvarlardaki yağlı boya aristokrat portreleri, oymalar ve perdelerle süslenmiş pencereler sizlere eski bir romanı hatırlatıyor gibi. 'Puşkin Usulü Tavuklu Rus Köftesi'nin de başrolü oynadığı menüyü Şef Roman Vasiliev hazırlıyor.

Gogol:

St. Petersburg’ın ruhunu yansıtan en önemli iki şey edebiyat ve gastronomi. Bu iki sanatın bir araya geldiği yegâne yerlerden biri ise şehrin eski caddelerinden biri olan Nevsky Prospekt’deki Gogol restoran. Burada göreceğiniz ilgi, mekânın iç dizaynı ünlü yazarın romanlarında geçen bir karakter ile hizmetçisinin bir akşamını yaşatmak ister gibi. 19. yüzyıl Rus bohemyasını içten içe hissetmek ve tipik Rus ev yemeklerini denemek isteyenler Gogol’ün paltosuna sarınıp gelebilirler!

Stroganoff Steak House:

Steak denilen mefhumun, yatırıldığı özel sosuyla birlikte şifalı bir yemek haline gelmesi St. Petersburg’la özdeşleşmişken bir akşam yemeğini buna ayırmadan gitmek olmaz herhalde. Tarihi bir mekânda şehir hayatının geçmişine ait muhtelif fotoğrafların, devrimin izlerini taşıyan at nallarının çerçevelenmiş olarak bulunduğu Stroganoff Steak House ise bu işin piri.

Ribai:

Uzun bir kültür turundan sonra artık doyasıyla yemek ve kendinizi eğlenceye bırakmak sizin de hakkınız. Ünlü tasarımcı Andrei Tsigankov’un imzasının bulunduğu şık ve konforlu mekân Ribai, St. Petersburg’un gözdelerinden. Et üzerine uzmanlaşmış mekânda steak’lerin tadına bakarken konservatuar mezunu garsonların servis aralarında seslendirdiği parçalarla keyfinize keyif katabilirsiniz.

Rus Mutfağı

Russian Empire Restaurant:

Rus Kraliyet ailelerin yüzyıl öncesinde ellerine aldıkları soylu menüyü görmek Russian Empire Restaurant’da mümkün. Stroganov Sarayı’nın içinde bulunan mekân âdeta bir 'zaman makinesi'. Her birinin kendi stilini konuşturduğu toplam beş geniş bölmede hizmet veren restoranın spesiyalleri tabi ki geleneksel Rus tarifleri. Havyar'dan Stroganoff’a uzanan listede seçenekleriniz sınırsız.

Mari Vanna:

Mari Vanna, vakti zamanında Rusya’da yaşamış, rüya olabilecek kadar misafirperver bir kadın. Öyle ki kapısı her daim açıkmış herkese, türlü yemekler sunarmış hepsine ve ancak öyle gidebilirmiş giden. Hani 'anne eli değmiş gibi' derler ya, adını bu efsanevi kadından alan Mari Vanna restorandaki yemekler de anne yemeği ve oturduğunuz sofra aile sofrası gibi. Bu tatlı kadının en çok pişirdiği Borscht çorbası, mis kokulu mantarlı sosta pişmiş stroganoff, Mari Vanna restoran menüsünün baş köşesinde duruyor hâlâ. Tatlı düşkünleri hazır bu 'anne'nin yerine gelmişken ev yapımı marmelat ve nutellanın süslediği krepleri ihmal etmesinler sakın.

Chekhov:

Şehrin temposundan yorulup, zamanın durduğu melankolik rüzgarların estiği hoş bir restoranda akşam yemeği almaksa niyetiniz Chekhov çok daha fazlasını vaad ediyor. St. Petersburg’un yeni yeni moda olan Petrograd tarafında kuş cıvıltılarının sardığı güzel bir kır evi sizi bekliyor burada. Ahşap mobilyaların hâkim olduğu 'country' tarzı mekânda, müzisyenlerden yükselen Chopin ezgileriyle romantik bir akşama ayırabilirsiniz vaktinizi.

Atıştırılmalı!

Bushe:

Soğuk St. Petersburg sokaklarını katedenlerin içini ısıtan bir vitrin: Bushe. Çeşit çeşit özgün Rus ekmeklerinin çıktığı, taptaze keklerin üzerini kaplayan rengârenk meyveler sizi büyülüyor. O halde ruhunuzu şımartmak için yapacağınız şey belli; Bushe’ye gelmek ve güler yüzlü görevlilere enfes bir 'Lu-Lu' sipariş etmek.

Bistro Garçon:

Fransız mutfağının ünlü tadlarını St. Petersburg’un orta yerinde Bistrot Garçon’un sunumuyla tadabiliyorsunuz. İster öğle yemeği isterse de akşam üstü atıştırmalığı olsun; menüdeki croque-monsieur ve quiche-lorraine seçenekleri insanı rahatlıkla doyuracak cinsten!

Griboedov:

Griboedov gece klübü ile şehrin yeraltı dünyasına inmeye hazır mısınız? Şaka yapmıyoruz, şehrin en eski barlarından biri olan bu mekân önceleri bomba sığınağı olarak kullanılmış bir yeraltı deposunda. Labirent hissi veren farklı bölmelerden oluşan barın üst katında ise Griboedov Hill, her pazartesi caz performanslarına ev sahipliği yapıyor.

XXXX:

XXXX, 2005’te açılmış olmasına rağmen St. Petersburg’un en ünlü barı. Salaş ve ahşap masaların tercih edildiği mekânın dekorasyonuna pek aldanmayın; burası şehrin en 'çılgın' gecelerinin yaşandığı, bar taburelerinin striptiz şovlara eşlik ettiği en hip nokta. Alkole dayanıklı olanlar bir adım öne çıksın ve sabahın ilk ışıklarına kadar devam eden müziğin keyfini çıkarsın!

MixUp:

W Otel’in terasında, St. Isaac Katedrali ve şehrin göz alıcı manzarasına karşı kurulmuş MixUp gidilebilecek en iyi barların başında geliyor elbette. Hele ki şehre yolunuz güneşin hiç batmadığı, gün batımının keyfini saatlerce yaşayabileceğiniz Beyaz Geceler döneminde düştüyse ayrıca şanslı sayılırsınız. MixUp’da usta ellerden çıkan sofistike kokteyllerinizi yudumlamak ve Neva Kanalı köprüsünün tam gece yarısı ışıltılı gösteriler eşliğinde açılışına tanık olmak için daha fazla beklemeyin deriz.

JFC Jazz Club:

St. Petersburg her yerinden taşan kültürel mirasının yanında içinde birçok da irili ufaklı jazz bar barındırıyor. Bunların başında da en yetenekli müzisyenlerin çıkıp sanatlarını icra ettiği JFC Jazz Club geliyor. Bu salaş ve samimi mekân, dünyanın dört bir yanından gelen güler yüzlü jazz-severlerin akınına uğruyor. Django’dan deneysel caz'a geniş bir yelpazede çalınan enstrümanlar, kışı soğuğu alıp görütüyor.

Alışveriş

Martin Margiela:

New York Times’da hakkında çıkan bir yazının ardından moda dünyasında giderek ün yapan Belçikalı tasarımcı Martin Margiela’nın bir şubesi de Bolshaya Konyushennaya üzerinde müdavimleriyle buluşuyor. Mağazanın kapısında tasarım evinin tabelası her zamanki gibi saklanır gibi duruyor; 'modanın görünmeyen adamı' olarak anılmasının nedenlerinden biri de bu olsa gerek. Ancak onun pek de görünmeye ihtiyacı yok, St. Peterburg şubesi beyazlara bürünmüş antik havasıyla gönül gözüyle görenleri davet ediyor.

Day And Night:

Day and Night için şehrin en iyi konsept mağazası denebilir. Ann Demeulemeester and Dries Van Noten, Balenciaga ve Vivienne Westwood tasarımları başta olmak üzere burada birçok ünlü markanın koleksiyonlarını bulmak mümkün. Nevsky Prospekt’in bulduğu bölgeden bakılınca Neva nehrinin diğer tarafında kalan bu hip mekân bavulları boş gelmek istemeyen alışveriş tutkunlarını bekliyor.

Opium concept Store:

Bir Machievelli Luxury Group projesi olan Opium concept Store, şehrin en şık dükkânlarının bir arada bulunduğu Nevsky Prospekt üzerinde yer alıyor. Konsept mağaza konusunda oldukça iyi bir örnek sunan Opium concept Store’da bağımsız butiklerin yanında dünyanın dört bir yanından avant-garde tasarımlarını beğeniye sunan tasarımcıların en özgün parçalarına da sahip olabiliyorsunuz. Üstelik Homo Consommatus, Eleven Paris, David Koma gibi tasarımcıların koleksiyonları meraklılarına uzaktan da olsa Londra Moda haftası rüzgarını estiriyor.

The House of Books (Dom Knigi):

The House of Books nam-ı diğer Dom Knigi kent aydınlarının buluşma noktası olmasının ötesinde bulunduğu bina itibariyle de ikon haline gelmiş. Haşmetli dış görünümü, içeriye girdiğinizde sizi karşılayan tarihi mermer merdivenler ve Venedik tarzı süslü dekoru ile sizi yoran her ne varsa bir çırpıda kapının dışında bırakıp kitap raflarının arasında dolanmaya başlayabilirsiniz. Eski usül bohemler gibi Nevsky Prospekt’in hiç durmayan dinamik koşuşturmasını seyredalıp kitap sayfalarınızı, bir fincan kahve eşliğinde, aheste aheste de karıştırabilirsiniz pek tabii.

Görülmesi Gereken Yerler

Saint Petersburg şehir merkezine attığınız ilk adımda buraya neden 'Kuzeyin Venedik’i' dediklerini, sokaklarında yürüdükçe Çarlık döneminden kalan sanat eserleri her köşebaşında ansızın dikkatinizi cezbettikçe daha iyi anlayacaksınız. Şehrin her yanında, kanlı, şanlı geçen 19. yüzyılın tüm mirasını bulmak mümkün. Tabii, bir de buraya gelmişken "gezmezseniz olmayacaklar" listesi var. Louvre ve British Museum’dan sonra dünyanın en büyük üçüncü müzesi olarak geçen Hermitage mesela. Roma’daki San Pietro Bazilikası'ndan esinlenerek yapılmış Kazan Katedrali, Saint Petersburg’un simgesi haline gelmiş Voskresenia Khristova (Dökülen Kan Kurtaricisi Kilisesi), Ekim Devrimi'nden sonra adı bir dönem “Leningrad” olarak değiştirilen şehrin başka bir simgesi Aurora kruvazörü, Neva nehri üzerinde katılınacak bir tekne turu...Ve son olarak şehrin dini simgesi konumunda, tam 400 kilo altın kullanılarak büyük bir uğraşla inşa edilmiş İsak Kilisesi. Saint Petersburg’da bu gezilmesi gereken yerler listesi bitmek bilmiyor ve söylemeliyiz ki hem Büyük Pedro’nun Avrupa tutkusuyla yaptırdığı, hem de İhtilal Dönemi'nin anılarını yaşatan daha onlarca eser var bu kentte.

Petropavlovskaya Kalesi:

Çar Pedro 18. yüzyılda Neva nehri şeridi İsveçliler tarafından işgal edilmesinin ardından gelecekteki muhtemel saldırılara önlem alabilmek için bu devasa kaleyi yaptırıyor. Rusların bina güçlendirme konusundaki uzmanlıklarının madalyası gibi parıldayan Petropavlovskaya Kalesi, Neva bölgesinde küçük bir adaya yayılmış vaziyette. Bu ihtişamlı kalenin bir bölümü vakti zamanında politik suçluların kapatıldığı bir hapishane olarak kullanılmış. Bunların arasında Dostoyevski, Gorki, Troçki ve Lenin’in de olduğunu söylersek şaşırmazsınız diye düşünüyoruz. Aynı kalenin tipik barok tarzda tasarlanmış Paul Katedrali ise şehrin en yüksek yapısı olduğu için mutlaka görülmesi gerekenlerin arasında yer alıyor. Ancak külkedisine dönüşmek istemeyenler ada kapılarının 22:00’a kadar açık olduğunu unutmamalı!

Donanma Binası:

Rus deniz gücünün simgelerinden Donanma Binası'nın yapımı 1806’da başlıyor. Mimarisini borçlu olduğu Adrian Zakharov binanın temel planlarına öyle bir ekleme yapıyor ki burası yüksek beyaz sütunları ince el işi çalışmalarıyla kraliyet mimarisinin örneklerinden biri haline geliyor. Önceleri, gemi yapımında uzman olan Çar Pedro’nun da bizzat desteğiyle, tersane olması planlanan bina Neva bölgesini stratejik açıdan koruyabilmesi için de güçlendirilmiş. Günümüzde denizcilik okulu olarak işlev gören bu devasa eserin aynı zamanda “St. Petersburg’u dinliyorum gözlerim kapalı” diyebileceğiniz kadar yükseklere çıkan şaheser bir de kulesi mevcut.

Peterhof Sarayı:

Yagın olarak 'deli' sıfatıyla anılan meşhur Çar Pedro’nun ilginç bir kişilik olduğu aşikârdır. Kendisi için hayallerini kurduğu Peterhof Sarayı’nı da bir deniz kralının ikametgâhı olarak tasarlamış. Denilen o ki bu fikir aslında onun Avrupa medeniyetlerine özellikle de Versailles Şatosu'na olan hayranlığı onların gücüne denk bir krallık kurma arzusuna dayanırmış. İkinci Dünya Savaşı’nda neredeyse haritadan silinen bu büyük sarayın pedro’nun emriyle restore edilmesi o dönemlerde kentin en büyük uğraşlarından biri olmuş. Öyle ki bazı bölgelerinde bugün bile çalışmalar devam ediyor. Deniz otobüsleriyle 45 dakikalık bir yolculukla da ulaşabileceğiniz bu saray uzayıp giden bahçeleri ve tek tek şaheser olan çeşmeleri ile dünya çapında bir eser.

Dostoyevski Memorial Museum:

St. Petersburg yüzyıl edebiyatının en önemli isimleriyle öne çıkan bir kent. Şehirde birçok ünlü yazarın anısına ziyaretçilere açılan müze var. Bunlardan biri de Dostoyevski’nin uzun yıllar ölümüne dek kaldığı ev. Kuznechny Perulok’daki müze 1960’ların sonlarına doğru yazarın kendi kayıtlarından yola çıkılarak yeniden düzenlenmiş. Bir tarihe tanıklık etmiş bu daire bugün şiir söyleşileri, tiyatro performansları ve çeşitli panellere de ev sahipliği yapıyor.

Mariinsky Tiyatrosu:

Rus sanat tarihini belki de en yakından hissedebileceğiniz yer, ülkenin en endamlı operası olan Mariinsky Tiaytrosu. 19. yüzyılda açılışını yapan, bu insanın tüylerini diken diken eden sahne kimleri ağırlamadı ki? Klasik müziğin tarihine radikal biçimde yön vermiş usta eller bu sahnede ilk defa dokundu piyanonun tuşlarına. Tchaikovsky, Mussorgsky ve Korsakov bu tarihi listenin başını tutuyor. Marcel Proust’un Odette’i düşünerek hülyalara kapıldığı gibi kapılıp gidebilirsiniz Mariinsky’nin tırabzanlarında…Bir not: biletinizi önceden ayırtmanızı tavsiye ederiz; zira burası hem Ruslar hem de turistlerin akınına uğruyor.

Votka Müzesi:

Bu ilginç hikâyelerle donanmış Vodka Müzesi, Rusların milli içkisi votka ve geleneksel sofra alışkanlıklarına dair merak içinde olanları konuk ediyor. Aynı zamanda meşhur Russian Vodka Room No.1 adlı restoranın bünyesindeki mekânı, St.Isaac meydanına doğru yaptığınız bir yürüyüşte ziyaret edebilirsiniz. Bu farklı müze konseptiyle Rusya’da bir ilk teşkil eden mekândan votkanın nasıl bulunduğu, en eski votka üreticilerinin tarihi, Rusların karakteristik özellikleriyle ilgili pek çok sorunun cevabı bu müzede açıklık kazanıyor. Bu kültürel dersler dizisinin ardından restoranda tadına bakabileceğiniz onlarca votka çeşidi de cabası. Meraklıların dikkatine!

Kitaplar & Filmler

Biliyoruz, film izlemek kitap okumaktan birazcık daha kolay, nihayetinde onlarca sayfayı vurucu sahnelere sığdırabiliyor başarılı yönetmenler. Ancak, çok sevdiğimiz bir kitabın film uyarlamasını izlemeye hep korka korka gideriz, sayfaları karıştırırken aldığımız o tadı yine yakalayabilecek miyiz endişesiyle. Aynı endişeyi 2012’de fragmanı düşen bir film için de hissetmiştik: Anna Karenina. Ne mutlu ki, Tolstoy’un o 19. yüzyıl Rusya’sını, gündelik hayatı ve aristokrasiyi kusursuz bir şekilde anlatan kült romanının uyarlaması beyaz perdede de epey takdir topladı. Saint Petersburg’un tarih kokan sokaklarını arşınlarken kentin geçmişine hâkim olmak, sizi bu benzersiz keşif turunda bir adım daha öne taşıyacak.

Aman Aman!

Kuzey Kutbu’na varmadan bir durak önce altın kubbeli silueti, buz gibi akıp giden Neva Nehri’nin görmüş geçirmişliği, 42 adayı birbirine bağlayan onlarca görkemli köprüsüyle Saint Petersburg âdeta bir masallar ülkesi. Bu şehre münhasır yegâne iki şey ise Beyaz Geceler ve gece saatlerinde kanalların üzerinde olanca ihtişamıyla açılan köprüler. Bu buzlar ülkesinin üzerinde, her yıl Mayıs ayının ortalarından Temmuz ayının ortalarına kadar güneş hiç batmıyor. İşte bu dönemde dünyanın dört bir tarafından ziyaretçi akınına uğrayan şehir, kapanış saati olmayan kocaman bir açık hava müzesine dönüşüyor. Bu dönemde yapılacak bir geziye siz de “uykusuz her gece” konseptiyle katılabilirsiniz.

Beyaz Geceler’e denk gelemediğiniz takdirde Rusya’nın bu en güzel şehrinde ışık şovları eşliğinde tüm heybetiyle açılan köprüleri izleyip bir votka shot içmek ilerde en güzel anılarınızdan biri olacak.

Sıkıcı Bilgiler

Beyaz Geceler’in insanın aklını başından alabilecek derecede büyülü olabileceğinin farkındayız ancak güven içinde otellerinize dönebilmek için yol akışını kesen köprü açılışlarının saatlerini bir kez daha kontrol edin; zira bulunduğunuz adada mahsur kalmanızı istemeyiz!

Saint Petersburg’un her daim buz kestiğini biz yine hatırlatmadan geçmeyelim; yolu kente düşecek olanların yanlarında mutlaka termal giysiler, soğuğa dayanıklı ayakkabılar getirmeleri şart.